15 Aralık 2011 Perşembe

İki kaya arasında sıkışmışım balık gibi. Öylece beklerim geçsin anlar.

Bazı kelimelerin nitelik olarak yetersiz kaldığı bir evrenin içerisinde ne kadar yüzebiliriz? Kaldı ki, denizsiz şehirler var. Denizi arkasına almış, kapana kısılmış şehirler de var. İnsanlar var sonra, nereye baksa bir başka şehir gören. Sonra o şehirlerin martıları var, istediği kadar uzaklıktan dönüp gelebilen, sahipsiz özgürlükleri var. Kimsenin sahiplenmediği birkaç çay bardağı var, onlar da özgür.

Her kitap arasından, her yastığın altından, hatta her rüya sonrası uzayıp giden listeler var. Yapmayı düşündüğümüz, düşlediğimiz hayatın ön hazırlıkları. Sonra, hepsi unutulup gidiyor.

Uyku var bir de. Kurduğun alarmdan yalnızca üç dakika erken uyanmışsın ve üç dakika daha uyuyabilmenin mutluluğu var.

Hani şehirler arası bir yolculuktasın da radyoyu açtığında en sevdiğin şarkı çalıyor, işte öyle yaşanılası hisler var.

11 Aralık 2011 Pazar

Ödüllü Mim. Mim derken, canım Milka çekti. Ne alakası var?


Merhaba, şu an ekrana bakmakta olan sevimli kişi. Bir diğer sevim kişi olan Eva tarafından mimlenmişim. Koşup sarıldım ve dedim ki, teşekkür ederim haydi biz de biraz mimlenelim.
Olaylar böyle gelişti, önce şu şarkıyı dinleyelim.

Hakkımızda yedi gerçek paylaşıyormuşuz.

- Büyüyünce Clementine Kruczynski olmak istiyorum.

- Kendimi bir rakuna benzetiyorum. Rakun doğdum sanki. 

- Yeni doğduğumda, portakaldan bile küçükmüşüm. 

- Özlediğim insanlar var ve onlara ulaşamıyorum.

- En büyük trajedim, iyi anılar bırakmaya çalışmak ve sonra el yüz göz gibi her yere bulaştırmak.

- Mavi ojelerim var.

- Yedi sayısının tılsımına inanıyorum.

Ve mimlediğim diğerleri;

9 Aralık 2011 Cuma


Size biraz uykudan bahsetmek istiyorum.
Uyku çok güzel bir şey.
Bazı insanlarda sürekli bulunma durumunda görülüyor.
Tersi olan uykusuzluk ise, çok sevimsiz bir şey.
O zaman, merhaba.

8 Aralık 2011 Perşembe

 Sen başkasının hayatından uzaklaşırken, başkaları senin hayatından uzaklaşıyor. Kendi hayatımız dışında, çoğu kişinin hayatında yer alıyoruz.

Sonra düzen sağlayamadığımız için alt üst oluyoruz, bu ‘başka hayatlarda’ olma zinciri hiç bozulmuyor, küfrediyoruz. Sonra bir bakmışsın boyut değiştirip yine başka hayata geçmişsiz. ’ Ne saçma şey ya bu?’ demeden devam ediyoruz. Üstelik sana en yakın olan kişinin giderek senden uzaklaştığını fark edemiyorsun. Fark ettiğinde ise, zincir bozuluyor. İnsan ilişkileri arası bir tutarsızlık oluyor derken, insanlar geliyor ve onları en önemli koltuklara yerleştiriyorsun, sonra çıkıp gidiyorlar. Sonra sen hiçbir şey olmamış gibi, yeni gelenlere aynı yeri gösteriyorsun.

27 Kasım 2011 Pazar

Bu hayatta hep 'bir başkaları' şanslı. Yani söylemek istediğim; birilerinin elleri hep sıcakken seninkiler uzun sürecek bir soğuğa maruz kalıyor ve üstelik bu senin seçimin bile değil.

20 Kasım 2011 Pazar

Merhaba.


Sonbahar ve kuşburnu çayı nefes alabiliyor, gördünüz mü hiç?
Duyulmayacağımı bildiğim yüksekliklere çıkıyorum.

Her adımı attığımda yeraltındaki bir yükseklik aşağı çekiliyor. Sanki tüm düzen bozulmuş ve sabit kalan sadece bizlermişiz gibi. Ama öyle değil. İnanın bana değil.
Düzen çok farklı.

Mesela senin ne kadar üşüdüğünü fark etmeden kalkıp ceketini askıya asanlar var.

Mesela senin sabahları kahve içtiğini bildikleri halde senden gizli tüm fincanları saklayanlar var.

Mesela üzülmeyi bilmediğini söylediğin halde mutluluğu paket yapıp, farklı kıtalara gönderenler var.

Aklım almıyor. Sonra nefes alıyorum. Zaten hep düzensiz yaşadığımı hatırlıyorum, yemek masasındaki tabakların ve sohbetlerin giderek azalmasıyla hayat boyu kimsenin sabit kalamayacağını öğrenmiştim, geç değildi ama geç sayıldı.

Bir şeyler yaşamaya başladığında, aynı zamanda tüketmeye de başladığımı çok geç anladım.

İçindeydim, sonu olmayan devrik cümlelerin..

365’ten sonra 366 diye devam edildiğini, 24 saatten sonra yeni bir gün olmadığını ve en sonunda zamanın sadece geç kalmamak için icat edildiğini öğrendim.

Bazı şeyleri çok geç öğrendim evet, ama öğrenemediğim tek bir şey oldu; dokunduğun insanların çok uzakta, sana ulaşamayanların ise en yakında olduğu öğrenemedim. Bir türlü.

12 Kasım 2011 Cumartesi

http://fizy.com/#s/10mxpc

Bazı şarkılar var, biri size onlardan ısmarlasa dünyanın en mutlu insanı olursunuz.

Dünyanın en güzel şarkılarından birini uyanmak için ısmarladığımın farkında mısınız?

Sonbahar üzerine çok konuşuyoruz sanırım. Bir şeyler var, eksik. Hepsi sonbaharda birikmiş. Sonra uzak şehirlerin havasını duyuyorsunuz, bulunduğunuz semtten en uzak bir şehrin farklı kıtasındaki havasını soluyorsunuz. Uyandığınızda yine etrafınıza yapraklar saçılmış. Hepsini yavaşça çekiyorsunuz, yaprakları süpürmek dünyanın en vicdansız eylemidir nasılsa. Uyanmıştınız hani, her gece bu şarkıya tekrar tekrar uyandığınız fark etmeyecek kadar uykunuz var.

Sonra, tekrar ediyor her şey. En uzak semtin havasını duyumsayarak uyanıyorsunuz.

İyi günler.

26 Ekim 2011 Çarşamba

M U T L U L U K S U Z.


Şarkının kokusundan, kışı duyamıyorsun.
Söyleyecek tek kelimenin olmadığı anlar oluyor, öyle anlar oluyor bazen. Öyle anlar oluyor ki, sessizce oturduğun bir odadan dışarıya adım atsan yere çekilecekmişsin gibi. Ya da çalan şarkıdan dolayı yanan yemeğin kokusunu alamamak gibi. İkisi farklı duyularda, işte öyle anlar oluyor ki tüm düzenin kaçıyor, keyfin bozluyor, dengesiz kalıyorsun. O dengesizlikle ipin ucuna çıkartıyorlar seni, durun diyorsun. Kapatın şu sesi, yanık kokusunu duyamıyorum, kapatın! Önce gülüyorlar, sonra ipin ucundan indirip sakinleşmen için bir kenara çekiyorlar seni.

Sen yere çekiliyorsun. 
Yer çekimi, ama havadasın.
Duyguların yere çekiliyor, ağırlaşıyorsun.

Derken, bir sabah boş bir güne uyanıyorsun. Saatin durmuş. Saatlerce kış geldiğinde hangi meyveleri yiyebileceğinin hakkında bir liste yapıyorsun. Saate bakıyorsun sonra, çok durmuş. Listeyi yanına alıp, dışardan bir parça kış alıyorsun. Eve gelip, dolaba koyuyorsun bozulmasın diye. Masanın üzerinde durursa, sıcaktan bozulabilirmiş, yaşlı adam öyle söylemiş. Sonra tekrar saate gözün kayıyor, çok az durmuş. Geçip, yastığın altında biriktirdiğin meyveleri yiyorsun. İçlerinden biri yere çekiliyor, duygularından çoğu yerden yükseliyor onunla. Sevgini meyvelere veriyorsun böylece. Böyle bir düzen kurup, içinde oynuyorsun. 

Uyandığında yine gece olmuş. Kuşlar geçiyor tavandan, onlara gülümsedikten sonra kahvaltını yapmak için mutfağa gidiyorsun. Dolabı açtığında, kış soğuktan donmuş halde bekliyor. Hadi diyorsun, fırsatım varken alıp dağıtayım. Kış oluyor birden, etraf kış kokuyor ama müziğin sesinden duyamıyorsun.

Kış olduğunda her yer, duman kokuyor.
Üstelik sen öyle bir müzikle uyanıyorsun ki, şarkının kokusundan kışı duyamıyorsun.
Öyle soğuk geçiyor.

9 Ekim 2011 Pazar


Yalnız hissetmenin, yalnızlıktan kötü olduğunu tecrübeye sabit sınadığım bir dönemdeyim. Elimi attığım tüm çiçeklerin yeşil kaldığına inancım giderek zayıflıyor. Bu yüzden elim kolum bağlı geziyorum haftalardır. Çiçekleri seviyorum çünkü. Onlara zarar vermek bir insan kalbine zarar vermekten daha kötü. Niye çiçekler diye sorduklarında, çünkü güzel kokuyor diyebileceğimiz bir olgudan söz ediyorum. Aslında kokuya hiç değinmemek istememiştim, kendiliğinden gelişti her şey. Yaşanan çoğu şey gibi.

Yalnız hissetmek ve yalnız kalmak birbirinden çok farklı, su dolu bir bardağı boş sanmak gibi. Renksiz renkler görmek ve bunların hiçbirini algılayacak durumda olmamak gibi. Ağzını her açtığında susmak tüm bunları gözler önünde yaşamak ve tek bir kişinin de gelip sana neyin var diye sormaması. Tüm gece öksürmek, sessiz sessiz. Bir paket sigarayı bitirdikten sonra kalan son tek ile sigarasızlık çekmek, hem mutlu, yaşanılabilir hissetmek hem de nasıl yaşayabildiğine inanamamak. Zamansız eylemlerin çoğunu zamanında gerçekleştirmek. Acı çekmek, üzülmek, gülmek, güldürmek, mutlu olduğunu düşünmek, uzaklarda birini hayal etmek, onu yanında hayal etmek kendini, başını onun omzunda hayal etmek, büyük bir kahvaltı sofrası hayal etmek sonra, tüm arkadaşlarını içine birer birer yerleştirmek, sessiz kalmak, bulutları düşünmek, oje sürmek, iyi şeyler dinlemek ve bu satırları yazmak. Hepsi, zamansız eylemler öbeğinden geri gidemiyor. Geri diyorum bakın. İleriye bir zaman dilimi yaşamayı bırakalı çok oldu.

Siz bir insanı seviyorsunuz, sonra sevdiğiniz şeyin insan kalıbı olduğu gerçeğini kabullenmekte güçlük çekiyorsunuz. Çünkü davranışlar arası tutarsızlık, kalan son eldivene aynı anda uzanmakla eş değer. Sonra o eldiveni alıp gidiyor, sizin elleriniz boşta kalıyor.

Yalnız hissetmek, ellerinizi cebinizden çıkarmamak oluveriyor birden.



8 Ekim 2011 Cumartesi

Bazı zamanlar, görmediğimiz çoğu şeye inanmak isteriz. Bu inanca öylesine kaptırırız ki kendimizi, biri yanımıza gelip ‘yanlış zaman’da olduğumuzu söylese, ona saati soramayacak kadar şaşırırız. Kabullenmek istemeyişimiz bundan kaynaklı. Bir süre sonra bizi uyaran o kişiyi unutup, yanlış zamanda yaşamaya devam ederiz. Sonra kaçınılmaz tutarsızlıklar başlar, tam siz uyanacakken bir bakarsınız gece olmuş, yıldızlar doğmuş. Yadırgamazsınız önce, hatta bu size eğlenceli bile gelebilir. Ama sonra karanlığın ortasında kahvaltı yapmak canınızı sıkmaya başlar, üstelik birlikte şarkı söyleyeceğiniz zamanlı biri de kalmamıştır etrafınızda. Nereye baksanız, yerinde olmayan bir şeyle göz göze gelirsiniz. Size ait olmayan bir evrende, bir zamansız dilimi yaşamaya mahkum olduğunuzu hissedip, sesleneceğiniz kimsenin kalmamasına üzülürsünüz. Tüm bunlar tek mevsim yaşamanıza neden olur. Sürekli bir Eylül ya da Salı’dasınızdır. Sonra, omzunuza uzanan bir el hissedersiniz. Gülümseyip, sizi ait olmadığınız o sokaktan alıp çıkarır. Üstelik nasıl bir kahvaltıdan hoşlandığınızı bile henüz söylememişsinizdir. Bir anda üç ay birden atlarsınız. Geçmişiniz ya da önceki bir yaşamdan tanıdığınız o gülümseme, sizi doğru zamana taşır.
 Ve olması gereken kişi, sizin yanlış zamandaki yerinize yerleşir. Siz de bir başkasının doğru sandığı zamanda yer alırsınız.

- Böylece zamanlar arası düzensizlik, tek bir gülümseme ile çözülür.

Tek bir gülümseme diyorum bakın, evrenden çok şey dilememek gerek.

- bir başka ekim.

30 Eylül 2011 Cuma

Güneşin bile doğmaktan çekindiği bir ülkede yapabileceklerimiz geliyor aklıma.
kimsenin olmadığı bir semtte, sadece seninle boş sokaklarda saatlerce dolaşma fikri şu sıralar tek düşündüğüm.
sonra saate bakıyorum, yirmiyedi olmuş.
dakikalar dakikalara, saatlere eklenmiş.
hiçbir şeye aldırmıyorum da,
birlikte yapabileceklerimiz geliyor ya aklıma, günler bir saat daha uzuyor işte.

boşluktaki bir merdivenden aşağı çıkıyoruz. öyle kalıyor hepsi, düzensiz.


eylül, ikibinonbir. 

20 Eylül 2011 Salı

Pazartesi günlerini sevmiyorum.
Sonra, salı gününü de.
haftanın her günü çok yalnızız.
oysa sen kalabalıklar içerisinde uzaklaşıyorsun.
Ben burada tek başıma yalnızlaşıyorum,
Sen orada insanlara karışıyorsun.
Diğer insanların arasından sesleniyorum sonra.
Sen öylece durmuş çoğalıyorsun,
ben burada kalıp bir sigara daha yakıyorum.
Kendi içimden sesleniyorum, fazla uzağa gitmeden.
Gülümsemiyor oluşumu buna bağlıyorum.
İçim yankılarla dolu, ağzımı açsam yüzlerce kelime yayılacak etrafa ve sen yine anlamadan geçip gideceksin.
Bu yüzden sesim çıkmıyor bu aralar.
Konuştuğum zamanlarda ise hep bir korku, endişe.
Söz dolaşıp sana gelir diye korkuyorum, sana gelmemesinden, senden bahsedip dolanmaktan düğüm olmaktan korkuyorum.
Sonra geçiyor. bir sigara daha yakıyorum.
Tüm insanların arasından yine sana sesleniyorum.
Ve sen bakmadan gülümsüyorsun. gülebildiğine hayret ediyorum.
Neyse diyorum, neyse.
Sen orada durmuş diğer insanlara karışıyorsun
Ben burada geçtiğin her tren rayını sayıp, birer birer yalnızlaşıyorum.

13 Eylül 2011 Salı

meraba. iyi şeyler yazmıyorum.

Bazen yalnız kalırsın. yedi milyar insanın içinde yapayalnız kalırsın. Bazen ağlarsın, yedi gün yağmur yağan bir kentte durmadan ağlarsın. Ellerin üşür. Hayır, ellerin çok üşür. Isıtacak kimsen olmaz, kalkıp pencereyi açarsın. İçeri oksijen dolması gerekirken, mutsuzluk dolar. Güneş ışığını teninden uzak tutarsın, sonra işte. sonra hiçbir şey yapamayacağını anlayıp, kalkıp bir fincan kahvede teselli bulursun. ondört kere izlediğin filmi tekrar dvd’ye yerleştirdiğini bile elini çizen kablo olmasa farketmezsin. Saatler geçer. Boş boş odadaki dağınıklığı izlersin. sonra uyumak istersin. Ama uyuyamazsın. sonra uyursun. uyanırsın. uyursun. uyanırsın. ağlarsın. uyanırsın. ağlarsın. uyursun. yastığın ıslanır.

uyandığında yastığın ıslaktır.
uyanmak istemezsin. ama uyanırsın.
ölene kadar uyanırsın.

26 Ağustos 2011 Cuma

her sabah uyandığımda yüzü gözlerimin önüne gelmiyor artık. sonra diyorum, bu imkansız. hala daha hücrelerim geriye çekilirken, nasıl? mutlu birşeyler olmalı. düşünüyorum, sonra sarıldığını, tekrar tekrar sarıldığını hissediyorum. ama gözleri yine kaçıyor benden. sanırım bu evrendeki bir çeşit, ’ iyi dilek projesi ’ yani bir nevi özür.

Evrenin, 
 ” bak kızım. sana çektirdiklerim için kusuruma bakma. acı çekmeyi bilmediğini, eline yüzüne bulaştırdığını bilmiyordum. şimdi. her sabah uyandığında onu göremediğin yetmezmiş gibi, onun yüzünü hatırlayamayacaksın. bonus gibi düşün evlat. öptüm.”  deme şekli.   

özrünü kabul etmekten başka bir seçeneğim yok. çilek mevsimini geçirmişsin zaten ve hala daha ağzıma sıçmaya devam ediyorsun ya, ne diyim.


13 Ağustos 2011 Cumartesi

lütfen.

şu evren beni üzmekten vazgeçsin. nolur.
çünkü doğru dürüst acı çekmeyi bilmiyorum ve elime yüzüme bulaşıyor.
lütfen ya. 

11 Ağustos 2011 Perşembe

birkaç şey var.

küçüklüğümden beri ne zaman çok mutlu olsam içimde hafif bir burukluk olur. iyi de ben bunu yaşamak için ne yaptım? der gibi bakarım etrafa. ben küçük yaşımdan bu yana tam olarak mutluluk nedir bilemedim. mutlu olmak istemedim. hiçbir şey hissetmemek yeterliydi benim için. fazlasına ciddi anlamda gerek yoktu. çünkü mutluluktan aptal aptal gülümsediğim an, işte derdim. şimdi sıçtık. çünkü bilirdim, ertesi gün onu takip eden ve bir hafta boyunca nefessiz bırakacak boktan bir olay olacak diye. bunun dağınık psikolojisi ile büyüdüm ben. haklıydım şimdi, doğruya doğru.

bundan on sene önce, hunharca bisiklet kullanırdım. ama nasıl. anlatamam, sanki rituelin ortasında vecde geliyorum. o derece önemliydi. en sevdiğim günlerdi o sıra, lacivert bisikletime atlar, oy dağlar dağlar. sonra bir gün, yokuştan düşüncesizce indiğim o gün çıka geldi. ertesi gün ne ben sağlamdım, ne de bisikletim lacivertti. hayır, bu iyi olarak hatırlayacağım bir anı değil. o günden bu yana bisikleti pek kullanmıyorum.

okulun son günleri. sekiz yaşında olmalıyım, yiğitcan bana o gün kantinden caprisun almıştı ve okul bahçesinde birlikte dolaşmıştık. fazlasıyla heyecan verici bir andı, sonra okul müdür yardımcısı bana yaklaştı ve annemlerin beni almaya geleceğini söyledi. o gün büyük ananem ölmüştü.

liseye ilk başladığım dönemlerdeyiz şimdi. allahın belası bir yaz geçirmişim, herşey güzel olsun diye çırpınıyorum. ilk bir sene harika geçiyor. bir ergen nelerden mutlu oluyorsa onların hepsine sahibim. düşünmeden bağlandığım arkadaşlarım sonrasın da dostlarım var. her allahın günü nasıl eğleniyoruz ama, birlikte olmadığımız zamanlarda ise aveanın beş bin sms kampanyasını hunharca kullanıyoruz. o kadar mükemmel ki, diyorum lise harika bir yer anasını satiyim. ve sonra, hayatımın dost kazığını yiyorum. hesap sormadan üstelik.
bunların hepsi kıssadan hisse işte.
yine aynı şey.

aydınlık bir oda, bir elimde ‘casablanca’ filmi diğerinde dinlemek için ‘hevean please’. uzatıyorum, önce casablanca’yı izleyip ağlıyoruz. daha sonra heaven please dinleyip, dans etmeye başlıyoruz. başımı onun omzuna yaslıyorum, ona bulutlardan ve gökyüzünden bahsediyorum. bir de mavi rengin ne kadar kutsal olduğundan. mavi bu kadar güzel olmasaydı Cemal Süreya onu sevmezdi diyorum. aylarca süren bir konuşma geçiyor aramızda. sonra.. kalbinin atmadığını farkediyorum. hissedemiyorum, duyamıyorum.

eh anlıyoruz işte.

biri ışıkları açmış. ortada kimse yok.

siktir.

İLAN.

burdan Buster'e sesleniyorum. beni duyuyorsa eğer, bir şekilde mail atabilir mi. yeterli bakiyem olmadığı için kendisini arayamıyorum. fakirliğin gözü gör olsun. maile giden yolda bir sorun oluştu sanırım. Canözü, naber?
bu şarkı sana gelsin.

20 Temmuz 2011 Çarşamba


bazen diyorum, sadece sarsılmaz nesnelerin bulunduğu bir ülkeye taşınsam. yanıma sadece benliğimi, duygularımı ve sözcüklerimi alsam. çünkü çok fazla söyleyecek birşeyler olur, çok az anlatılacak olgular. çok az bakış. öyle bir zaman diliminde uykusuzluk çekiyoruz ki, karamelli dondurmanın bile bir sonu var. ve, sonları iyi bulan kişilerden her zaman korkmuşumdur. biliyorum, güvensizlik denen şey anıların karmaşası. ama ya değilse?

sonra..
son- ra. 

kendinizi anlatabileceğiniz iki kelimeniz var mı? tüm cümlelerimiz, tüm günlerimiz, tüm günahlarımız hep başkası için. ama tüm bunların sonunda kendimizle başbaşa kalıyoruz. en fazla sevmemiz gereken kişi bizken, yine bir başkası için kıytırık acılar çekiyoruz. 
kabul etmek gerek ki,
ilkbaharla sohbaharın iç içe olmadığını bir gökyüzündeyiz.
 




8 Temmuz 2011 Cuma

başlığa gerek duymadığınız anlar oluyor elbet.




merabaa. size ne kadar sevimli bir şarkı hediye ettim, bilmem farkında mısınız. güne bulutsu başlamak gerek. 

geçen günlerden birgün. şu arkadaki sarılı fıstığın evine kahvaltıya gitmiştik. yeri gelmişken, çok atarlıyım burada. bakışlarımdan atar gider akıyor. oradan bu halimiz. nisanyağmuru da aramızda tabii. sonra işte, hani sınavlar geçti herşey harika, nımnım yapıyoruz ya bunu faaliyete dökelim dedik. gerçi bunun konumuzla hiç alakası yok. 
ben sabahları çayı böyle içiyorum. tam bu açı ile, ölümüne içiyormuşum gibi. ama öğlene doğru bardağın açısı biraz azalıyor ve herkese bir rahatlama geliyor haliyle. iyi de, ben çok çay içmem ki. yani, şimdi içimde bir durak oluştu. ben çok çay içmem gençler.. 

geçen gün saçlarımı kestirdim. uzundular. şimdi bana göre kısa sayılırlar. yani, kısa saç değerlendirmesinde sadece ben onları bu 'kısa saç' katagorisine aldığımın farkındayım. yine de bazen uzunlu saçlarımı özlediğim doğrudur.
sonra işte, hayat çok boştan. üstelik havaların bu kadar sıcak olmasına inanın gerek yoktu. kitaplıkta duran ve okunmamış birçok kitap olduğunu gördüm ve dedim ki, oku şunları kızım. şimdi onlarla vakit geçiriyorum, bir de tarantino filmlerine kafa yoruyorum. tekrar tekrar. arada bir dışarı çıktığım oluyor. arada bir sıkça demeliydim. ama aslına bakarsanız, odayı epeyce toparlamam ve elden geçirmem gerek. kitapların yeri, düzenlemeler. elbise dolabında kullanmadığım birçok kıyafet var. aslında diyorum ki.. 
tanrı aşkına, biri bana yaşama gücü aşılayabilir mi?

* bu arada arkadaki genç, yaldır yaldır fotoğraf karıştırıyordu.

16 Haziran 2011 Perşembe

mavilik.

siyah, fazla bir siyah. sisten kurtulamamış fazla beklemekten yanmış.
hepsi bir masa lambası ışığında.
hatta öyle bir masa lambası ki bu,
her sabah güneşle birlikte aydınlatmaya başlayan, yıldızlar çıktığında ise sineye çekilen bir lamba.
sahibi garip çünkü.
aydınlığı aydınlatıyor.
oysa yıldızlar hep siyah örtüde, fazla birşeye gerek yok.
odada bolca yokluk var.
senin yokluğun, sonra sesinin yokluğu, gözlerinin, ellerinin, duvardaki saati ayarlamak için çırpınışının.
parfüm şişelerinin, zamansız gülüşlerinin, mırıldanmalarının.
o kadar çok yokluk var ki, ben bu yokluğa gülümseyemiyorum.
her yokluk arası boşluk.
sonra işte,
nereye baksam yoktuk.
yeşil bir kutunun içerisindeki maviydik.
başka bir renkle kapatılmaya çalışılmıştık, gökyüzü bizden utanırmışcasına beyaz bulutla kaplamıştı kendini.
ama biz maviydik.
üzerimize çekilmiş örtüyü kaldırdığımızda,
iki farklı renge büründük;
sen yokluğun mavisi, ben ise gökyüzünden arta kalan.

12 Haziran 2011 Pazar

into the wild.


Happiness only real when shared.


bilmem anlatabildim mi.

3 Haziran 2011 Cuma


Hayatımda yaklaşık dört senedir böyle bir insan var. 
yani. tanıdığım en tuhaf insanlardan. 
çok devasa olmasına rağmen böyle harika ve pudra tatlılığında bir karakteri var. 
mesela ben çok konuşsam kibarca uyarır beni. bıdıbıdıbıdı susmam ben, oysa o bir bakar ve 'sus ulan!' der. işte o an, tekrarlatmam. sonra işte, hayata karşı çok kibar olmamam gerektiğine inandırdı beni.
sekizbuçuk gibi belediye önünde buluşalım dedim az önce, tamam dedi. 
nettir kendisi. ararım, nerdesin? derim. yolda der. başka söze ne gerek var. öyle az ve öz konuşur hep. 
sonra işte.
bizim okulda böyle bir çatıkatı var. kar, kış, yaldır yaldır güneş demeden barındığımız ortak bir alan. iyi vakit geçirirdik. sanırım özlerim dediğim birşey oldu bu. 
mesela YGS puanlarımız berbat geldiğinde toplu intihar vakası girişiminde bulunmuştuk oysa akşam maç varmış, bu adam ölmeyelim demişti. 
işte. bir de çok alınmamasına rağmen arada sözleri derinden vuruduğum zamanlar oluyor. işte o zaman ben çok üzülüyorum lan. bir anda şeytansı yanım, hoop yürürlükte. 
öyle günlerden biriydi. ben birşey söyledim ve bu adam benimle ikigün konuşmadı. 
aklınıza gelen her türlü iyi niyeti sergilememe rağmen, ı ıh. olmadı. 
zalim herif. 
neyse ki, geçti o günler.

not: ikinokta yapmışım, ciddiyim yani gençler.

29 Mayıs 2011 Pazar

Ve şimdiii.




biraz eğlenelim diye tüm bunlar. 
yani düşünsenize. bulut varsa eğer, yağmur da var demek. 
şu an yaldır yaldır yağmur yağmasından değil. 
aslında hayat bizim sandığımızdan daha güneşli olabilir. bunları o leziz kitaplardan duymuyorum, böyle olmasını istediğim için şu kenara yazıyorum ki arada gelip okuyalım. eöh diyelim. 

ve şey. ben dün gece rüyamda şarkı gördüm. bildiğin şarkı gördüm. Rua adında bir gruptu. dinlemiştim biliyorum. ve tüm gece rüyamda o şarkıyı gördüm. hani düşününce biraz delilik var gibi duruyor ama ben bu söylediklerimde ciddiyim gençler.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

yetmişlik. Bob Dylan.

şiiri prize takmış kişi.’ 

doğru söylemişler.

hayatında biraz mavilik var. yani küçükken bir palete düşmemişse eğer tanrı ona şanslı davranmış. bir de gidip mükemmel olmuş. bilmiyorum, tüm bu iyi şeylerin Bob Dylan’da toplanmasının bir nedeni olmalı. var da.

o değil de, hiç olmayıp herşeyi mahvettiğini düşünsenize.

hayat fon müziği olmayan kısa metrajlı filmlere dönerdi.

yani. bugün 70 yaşına girmiş bir efsane olmak birazda.

her insanın yaşamında dönüm noktaları vardı, işte size bundan bahsediyorum.

nırınınırınım.



19 Mayıs 2011 Perşembe


Daha küçükken terk edilmiştik. Henüz ağaçtan meyveleri toplayamadan sonbaharın sonuna yetiştik. sonbahar bitimi yine sonbahar. ‘hayat tekrarlanan sayılan kadar adildir.’ kimse sorgulamadı bunu ve sonra. bir masa ve bir bardak kadar yalnız bırakıldık.

boşluklar vardı. bir insandan diğerine.   
uzanmak istesek yetişemiyorduk. oysa atılan her adım farklı güne açılıyordu. 
Bob Dylan sesi gibi bulutsu.  
Ama işte.
bir hayat vardı ve bizi aşağı sallıyordu.

25 Nisan 2011 Pazartesi

Yani düşünsenize.

Tesadüf diye bir şey olamaz. dünyada dört milyar insan, sekiz milyar canlı olduğunu düşünelim. canlıların kapladığı alan ise 148.939.062 gibi bir sayı olsun. ve bir günde yirmidört saat var. imkanlar bu kadar belirgin, zaman bu kadar kısıtlı ve canlı sayısı bu kadar fazlayken, bu kısa zamanda mutlaka birileri bir yerde karşılaşmak zorunda. yani düşünün Anıl’ın yanında kırk adet nesne var, benim yanımda ise elli. ne yani, onun şiir defterinin benim gözlüğümün üzerinde yer almasını tesadüf olarak mı adlandırmak zorundayız? ayık olalım biraz.

sayısal veriler konusunda iyi değilim.

ki son cümlelerimi yazarken inandırıcılığım beni bile etkilemedi. bu da böyle bir anıydı demem gereken sahnedeyiz. evet.

31 Mart 2011 Perşembe

Yani, insanlar bu gözlüğü seviyor.

28 Mart 2011 Pazartesi

siz, saatleri yaşadınız. zamantaşlarını. niceldir saatler. adsızsırlar. renklerini, kokularını kişiselliklerden alırlar.
aylar birbirinin içinden yürüyebilir. ağustosta bile marta gönderme vardır. yine de gönderme mevsim mantığıyla sınırlıdır.
günlerse bambaşka. bir günün öbürünün önüne geçmesine izin yok. günün gizi hem kişiselliğimizde, hem de onun kendi kişiselliğinde.
siz, saatleri yaşadınız. henüz sözcük haline dönüşmemiş, ya da bir sözcük karşılığı oluşmamış durumlar yarattınız. tanığınızım. 

..


bulutlu bir günde, bana Cemal Süreya'dan bahsedersen eğer dünya daha güzel olabilir.

24 Mart 2011 Perşembe

Hani ailenizle zorla piknige gidersiniz ya. işte öyle,

boştan hissediyorum. ve birkaç gün daha böyle hissederek hayatıma kaldığım yerden devam edebilirim. mesela düşünün, çatalı zeytine batırıyorsunuz ama o yeşil zeytin malca zıplayıp yere düşüyor. yani bahsetmek istediğim tam da bu anın duygusu. bu güzel havalar bende böyle bir etki bırakıyor işte. oysa mart kötü başlamıştı. üşümüştük, kalınlı ceketler giyip dershaneye gitmiştim bundan çokaz gün önce. niye şimdi güneşli ki. niye yani. çokgüzellan. insafsızlık. şu sınav günü gelse geçse, ben daha normal cümleler kursam. ne hoş olur dimi. itirafınız olsun. cümleler bile değişti baksanıza. normal şartlar altında gereksiz ‘ben’ zamirini kullanmazdım bir kere. bunu bi ayırın şöyle.

sekiz aydır yapmadığımı şimdi yapıp,  gidip biraz çalışayım diyorum. vicdan meselesi.

19 Mart 2011 Cumartesi

bir mesele var.


ben ne zaman saçlarımı düzleştirsem yağmur yağardı. ama bugün hava oldukça GÜNEŞLİ.
evrenin işleyişinde bir düzensizlik var gençler. her an kötü şeyler olabilir. bunları bilin diye söylüyorum.

* peki, tamam abartmaya gerek yok. öyle çok sık düzleştirmem. bir ki kere anca.
yani söylemek istediğim, panik yapmayın. merdivenleri ikişer ikişer inerek uzaklaşabilirsiniz.

* bu fotoğrafın konumuzla yakından, uzaktan, şurdan burdan herhangi bir ilgisi yok. hiçbir zaman olmadı. bu demek değildir ki, sonsuza kadar olmayacak.

bilemiyorum. bugün tuhaf.

13 Mart 2011 Pazar

tahmin etmesi zor.



Güneşli bir gün.
Burada bahar erken başladı. Birkaç gün sonra ne olur bilmiyorum. Buraya birşeyler karalamayı gerçekten özlemişim, bu ayrı. cümlelerim bile basitleşmiş baksanıza.  yani noktalama işaretlerine bile aldırış etmiyorum. etmem gerekmiyor zaten, umursamazsınız değil mi? öyle olmalı. en doğrusu. düşünsenize, bir cümlede virgülün daha çok önem taşımasına özne kırılmaz mıydı? 

Hani İstanbul'da ilk olarak insanlar ve beş liralık saatler dikkatimi çekmişti. sanki her köşe başına yayılmışlar ve gözlerinize alışkanlık yüklüyorlardı. işte öyle. yani söylemek istediğim, nereye baksam güzel bir cümle, ben onlara baktıkça anlamlaşan birkaç güzel ağaç ya da elmalı turta. ne biliyim, tatlı bir tuhaflığı var.

Bugün biraz yürüdüm. binaların üzüntüsü korkunçtu. daha önce kimse onlara benim baktığım gibi bakmamış. her adım attığında elinden tutup kaldıracakmış gibiydiler. canlı sanki. yollarda hiç çiçek görmedim, ilginç. Ve sonra eve gidip biraz Pink Floyd dinledim. bugünlerde yapabileceğim daha iyi birşey yok.

Ve şimdi, hep beraber bunu dinleyip kahvelerimizi yudumluyoruz.

* yok hayır, Pink Floyd dinleme saati değil henüz.

27 Şubat 2011 Pazar

Oscar denemesi.

En İyi Film:
Black Swan.
En İyi Yönetmen:
David O. Russell.
En İyi Erkek Oyuncu:
Colin Firth “The King’s Speech''
En İyi Kadın Oyuncu:
Natalie Portman “Black Swan”.
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:
Christian Bale “The Fighter”.
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:
Helena Bonham Carter “The King’s Speech”.
En İyi Orijinal Senaryo:Inception: Christopher Nolan.

böyle düşündük. o zaman bu burda kalsın, ödül töreninden sonra gelir sonuçları değerlendiririz. siz şimdi şunu dinlemeye başlayın ben meyve tabağı hazırlayıp geliyorum.

26 Şubat 2011 Cumartesi

Chuck Palahniuk.

Bu, ömür boyu sahip olduğum altıyüzkırkbirinci balık. Tanrı'nın yarattığı başka bir canlıya bakmayı ve sevmeyi öğrenmem için ailem yıllar önce ilk balığımı almıştı. Sahip olduğum altıyüzkırk balıktan sonra öğrendiğim tek şey, insanın sevdiği her şeyin bir gün öleceği oldu. O özel kişiyle karşılaştığını sandığın ilk anda, onun bir gün gideceğine emin olabilirsin.

24 Şubat 2011 Perşembe

ütopik biraz.


Güneşin doğuşunu tersten çizmek isterdim. Şehrin tam karşısına geçip tüm binaları ters güneşin altına, yatay olarak çizmekte fena olmazdı. Sonra birkaç tane mavi ağaç eklerdim. Düz olarak tabii. mavi ağaçlarla alay etmem, ı ıh. Camsız pencerelerde uyuyan insanlar çizerdim, balonların gökyüzünden indiği, seyyar elma şekeri satıcılarının ve renkli şekerleme çiçeklerinin olduğu bir dünya fena olmaz mıydı? Sonra işte, müzikli banklar eklerdim. Denize dokunmazdım, o haliyle çok fazla güzel çünkü. Uçan kiviler çizmeye çalışırdım, yürüyen elmalar, nutelladan yollar, düğme fışkıran fıskiyeler, gözlükleri savuran bir rüzgar ve renkli ojeden bulutlar..
Tüm bunları çizmekle uğraşırdım ilk, sonra büyük ihtimalle çizemez, sayfayı kapatır ve okula giderdim. Biz en iyisi Hazal'ı bulalım. 

Hı bir de, yeşil civcivler de çizebilirdim, güzel olurdu. di'mi?
AMA öyle bir yeteğim yok. ne yazık.
Neyse ki, betimleme yapabilecek kadar zekiyim.
Güneşli günler. 
(oha. bu saatte? lan?!)
Tom Waits - Dead and Lovely .mp3
Found at bee mp3 search engine

19 Şubat 2011 Cumartesi

A Short Love Story.




Yani tüm söylemek istediğim bunun gibi birşeydi. 
Yazdıklarım, eklediklerim. 
Hepsi bu gibi.
a short love story kadar.
Öyle işte.

17 Şubat 2011 Perşembe

16 Şubat 2011 Çarşamba

Hawking Reyiz.




Geçen gün Anılcan yanıma geldi. Dünyanın en zeki insanı kim? dedi. Bill Gates dedim ben. Direk böyle. Bence dünyanın en zeki insanı o sayılırdı o an. Çünkü iki gece boyunca bilgisayardaki sorunla uğraşmıştık ve adam herşeye inat bilgisayarın inciğini cinciğini biliyordu. Yok dedi Anıl, o değil. yıkıldım bi önce. ama toparlanmam uzun sümedi. Hemen gidip mobil internetten bakalım lan ehe dedik. Evet, yapıcak daha iyi bir işimiz yoktu. 'Dünyanın en zeki insanı' yazdık. Einstein falan çıktı bi. Ama biz tekerlekli sandalyesinde oturan, fareli, tıknaz, Anıl'ın deyimiyle vücudunda sadece aklı çalışan diğerleri fos olan 'o' adamı arıyorduk. Bulamadık işte. Sonra durdu Anıl. Bişey dicek gibi oldu. düşünmeli düşünmeli baktı önce. sonra birden ' Stephen Hawking ' dedi. Oh, evet lan. dedik. sıralara dağıldık. İşte o adam Stephen'dı. Hawking reyiz. Akıllı olun. Saygılarla.




* Evet, bugünlerde yapıcak daha iyi bir işimiz yok. 

11 Şubat 2011 Cuma

10 Şubat 2011 Perşembe



Hani tuhaf ve sanki pudra tatlılığında bir küre. içinde renkli ağaçlar ve kelebekler var. bir de bulutlar tabii. Küreyi sallıyorsunuz, kar taneleri aşağı yukarı hareket ediyor. İçine kendinizi ve onu ekliyorsunuz, sonra işte tuhaflığa yakışır biçimde gülümseyerek bakıyorsunuz. Gamzeniz görünüyor, saçınıza düşen kar tanesini eliyle uzaklaştırıp yanağınıza bir öpücük bırakıyor. Elinden tutup mavi bir ağacın altına gidiyorsunuz, çiçekleri toplayıp havaya bıraktıktan sonra güneş batmaya başlıyor. Başınızı onun omzuna yasladığınızda bir kelebek gelip avcunuza konuyor ve sonra onu tekrar öpüp bin yıllık uykuya dalıyorsunuz.

Benim aşktan anladığım bu.

* bilmiyorum, belki de önce mavi bir ağaç bulmak lazım. 

* ilk olarak biraz şarkıdan bahsederim diye konuşmuştuk ama şarkı kendinden kendi bahsetmek istedi. ne ayıp ama.


Joseph Arthur - Honey And The Moon .mp3
Found at bee mp3 search engine

7 Şubat 2011 Pazartesi

bilmiyorumyani.

yeni birşeyler yazmak istedim ve sonra saatlerce ne yazabileceğim üzerinde yoğunlaştım. ama bilmiyorum, belki de böyle kalsa daha iyi. ehe. zorla güzellik olmuyor. aslında bu terimi burada kullanmak istememiştim. Niye öyle dedim ki?

Hava güzel ve ben en saf günümdeyim. 
Farkettiniz, dimi?
dimi?

1 Şubat 2011 Salı


Bir keresinde ben doğmuştum ve biz çok eğlenmiştik.
Akşamdı ya da biraz daha geç.
Tüm akşamı, geceyi uyumakla geçirecektim. sonra işte.
sonra ne mi oldu?

Kapı çaldı. gittim baktım, büyük ama çok büyük bir tweety. ve hergün yüzlerini görmek istediğim o insanlar.
Mathilda dedik ismine Nisan Yağmuruyla.
ÇOKSEVİMLİ. di'mi ama?
O insanlar iyi ki var. 

Ne biliyim, o gün aklıma geldi birden. yaziyim dedim.

Hadi ne kadar kötü çıktığımı sonbirkez daha söyleyelim. çok eğlendik diyorum, nasıl çıkabilirim ki başka? şşt.akıllı olalım.

 

30 Ocak 2011 Pazar

Maviliklerveanlamsızşeyler.

Her sabah uyanıyorum. Parmaklarıma bakıyorum. Mavilikler var, dipleri hafif orantısız. iyi sürememişim, beceremem zaten öyle çok fazla. Derin bir nefes aldıktan sonra 'bugün de varım' diyorum, bugün de.Tam beklemediğiniz anda, öylesine ya da kimsesiz birşey gerçekleşir. İstemezsiniz ama yaşamak zorunda kalırsınız. Belki küçük bir kuzgun kanadını size çırpar, sızlanırsınız. Uyumak istersiniz ama hayır, gün başlamıştır. Uzak yıldızlar, evreninden size sevimli sözler bırakırken, gülümsedikten sonra maskenizi takar pembe vitrinli mağzanın sağından işinize gücünüze bakarsınız.

İşte öyle günlerden biri.

29 Ocak 2011 Cumartesi

 
'İsraf edilmiş anlar geri dönmeyecek
Ve biz asla yeniden hissedemeyeceğiz.'
 
 

25 Ocak 2011 Salı

Bak, bu tamamen benim suçum ama..


Biliyorum blogspot, müzik paylaşma eklentinin olmaması senin suçun değil. Seni en başında böyle kabullenmiştim, şimdi sadece biraz zorluk çıkartıyorsun o kadar. Seninle ilgili değil hani, yanlış anlama. Üşengeçliğimden herşey, baksana andaç yazılarını bile son ana bırakmışım. Ama yani, güzel bir şarkı paylaşsaydım, sen de onu çok cici bir şekilde yayınlayacak eklentiye sahip olsaydın fena mı olurdu? hı? itiraf et kendine, kendinle barışık ol. adam ol.Tumblr'a benzemek istemediğinin farkındayım ama, çok üzerine geldim peki. Hadi, öpüyorum. sıkma canını. bay.

23 Ocak 2011 Pazar

Gregory and The Hawk - Isabelle.



Siz şimdi bunu dinleyin, ben geliyorum.

* Sanki herşey bulut gibi. Beyaz ya da uçmak sonsuzca. yağmur sonrası üzerine basılan çimenler kadar sevimli. Bir büyük kutu renkli şekerleme.


20 Ocak 2011 Perşembe




Bir oyun olsa ve biz çukurdan geçerken söz versek, mesela sen gözlerime bakmasan ve ben yanından geçen beyaz bir kelebeğe işaret etsem. Hiçbir zaman bunlar olmayacak gibi. Hiçbirşey, herşeyin en iyisi değildir. Biz iyi biliriz, iki ayrı gizli özne.
Belki bir yıldız kayar ve yine aynı dileği tutarız, olamaz mı?
Olabilir. Ama ihtimaller, varsayın.
Sarı bir ışığın beyazın yanında sönük kalması gibi.
Birbirimize sarılarak sonsuzlaşamayacağız. 
Hergün, farklı günlere uyanıyoruz..


*Itreallyreallyreallycouldhappen.
Blur - The Universal.

17 Ocak 2011 Pazartesi

Tema değişikliği yapsam mı, bilemedim. 

Jehan Barbur - Neden

'' toplanmamış bir oda
benle hayat
sen
yağmur sonrası
''


16 Ocak 2011 Pazar

benböylemutluyum.




Aaron - Mister K. .mp3
Found at bee mp3 search engine

* çok fena reklam yaparım. şşt.

11 Ocak 2011 Salı

Mim.



Rory tarafından mimlenmişim. Kendisine çok teşekkürlerimi iletir, sıradaki parçayı armağan ederim. ehem,  mim konusu tıpkı renkli şekerlemeler gibi sevimli, şarkılardan cümleler seçip birleştirip, şiirlendirmek.


Gözlerinin içine baktığımda
Bastırılmış bir aşk görüyorum    
Ama eğer sessizlik isteseydim
Hayatımda yalnızca bir kez,
acımı biraz daha hafifletmek için
kaybolurdum, bu seslerin içinde.

Tanrım, ne kadar zormuş! 
Mimlediklerim;

10 Ocak 2011 Pazartesi

Seyir defteri.

Twitter vs. Facebook
Sosyal bir ağ oluşturmayı amaçlayan 'feysbuk' şu an itibariyle benim gözümde yerini twitter arkadaşına kaptırmış bulunmakta. En yüksek birincilik puanı ona, sanalın birinciğiliği. Çünkü, eski sevgilimin bana tercih ettiği, aramızda hiç hoş olayların geçmediği eski ama yeni olan sevgilisi malum sitede beni 'follow'layınca bundan daha fazla sosyal olamayacağımı anladım. Bu kadar sosyallik fazlaydı, sayfayı kapattım. En sosyal halimi bana twitter kazandırmıştı netice de.

Anne Uyandırması.
Merhaba. ben küçük çekirdekli bir ailenin ferdiyim. Sabahları uyandığımda sevgili annem uyanmamışsa eğer, kendisini uzun uzuuun çaldırarak uyandırır, yatağıma gerelerek beni uyandırmasının keyfini çıkarırım. Evet, ailedeki en küçük bireyden daha büyük olanım. Niye öyle düşündünüz ki?

9 Ocak 2011 Pazar



Yeşil ojelerimi sevmeyenlere iki çift söz.
Yeşil güzeldir.

8 Ocak 2011 Cumartesi



Dünyadaki en kötü eylemin ya da -adına her ne deniyorsa o olanın - ne olduğunu biliyor musunuz?

Evet, ne yazman gerektiğine karar verdiğin an ile eş zamanlı olarak o şeyi yavaş yavaş unutmaya başlamandır.
Toplarlayalım. şimdi, karar vermek ve unutmak aynı topraktan filizlenir. yok olur gider. birşey yazamazsın böyle. yani. Bir de üstelik uzun zamandır yeni kayıt girmemişsindir ve ilk kayıt cümlelerin böylesine saçma bir tespittir.
Ne biliyim, insan tuhaf hissediyor.

ikiyüzellinci izleyicime çok az küçük gibi olan ama aslında olmayan süslü bir kutu hediye ediyorum. hadi bakalım. ( şşt, hep bunu yapmak istemişimdir. ileride bunu da yaptım diyebilmek adına -idi.)

Bu bölgede zaman işlemiyor, biliyorum. Herşey aynı tıpkı bıraktığım gibi. Tanıdığım bir tropikal meyvesi şöyle yazmıştı; ' zamanın öldüremediği zehirli şairler, her yerde. Zamanın işleyişine yön veren 'ben'dir. İçeride, en karanlık askıda.' 

işte böyle.