20 Aralık 2013 Cuma

Uzun bir tepenin ardından çıkıp gelen kimse olmuyor çoğu zaman. Sadece beklediğin birkaç saatin hesabını yaparak önyargılarını besliyorsun, çünkü kimse kimseyi saatlerce, günlerce, aylarca hele yıllarca beklemiyor artık. Sadece varsayım. Ya da bilmiyorum, bazı şeylere olan inancını en aza indirirsen, daha az yıpranacağını düşünüyorsun. En iyi savunma sanatından hallice bu bahsettiğim olgu. O tepenin ardından kimse gelmeyecek, kimse hep yanında kalmayacak, kimse senin en sevdiğin filmi dikkate almayacak. Bu gerçekle yaşamaya başladığında, daha sert ve ciddi olmaya başlıyorsun. İnsanlara açıklamaya çalıştığın çok şeyin olacak, neden böyle göründüğün, neden sustuğun ya da neden gereksiz güldüğün.

Kimse bir diğerinin yeterince umrunda değil, olmasına imkan yok. Gereğinde fazla bir bencillik ile doğuyoruz, üzerimizden atamadığımız. Sadece sesini çok fazla çıkaramayanlar iyi sayılıyor, yoksa iyi insanlar olduğumuzdan değil. Hayal kırıklıklarımız oluyor bizim, yalnız kalıyoruz. Her şeyin sonunda yalnız kalıyoruz zaten. Kimse affetmiyor.






12 Ekim 2013 Cumartesi

The Age of Innocence (1993) - Martin Scorsese






Scorsese'nin geleneksel film tarzının dışında olan çalışmalarını daha çok beğeniyorum sanırım. Hani hepimizin içerisinde kimsenin bilmediği fakat arada bir dışarı çıkan, sakin bir yan vardır ya, Scorsese bu hallerini fazlasıyla iyi değerlendiriyor. Bu yüzden bu kadar etkilenmiş olabilirim, sert mizaçlı duruşunun yanında böyle naif bir eser verdiği için. Hatta kimi yerlerde, Scorsese tarafından Kubrick'in Barry Lyndon'una verilmiş bir yanıt olarak da geçer. Hayırlısı.

İsmini hatırlayamadığım, hatırlasam da yardımsız yazamayacağımdan üşendiğim yazarın, klasik bir romanı aslında. Uyarlama söz konusu olduğunda Scorsese'nin işin ehli olduğunu zaten savunurum hiç affetmem fakat bu kez farklı olmuş. Tarzının ötesinde, dış sese fazlaca yer verilen, klasik dönem filmi. Ve roman uyarlaması olduğundan gocunmadan kendi tarzı ve o dönemin politik tutumu müthiş yansıtılmış. Kült bir film, kült olmasına ama Michelle Preiffer'ın Kontes Olenska'yı canlandırdığı oyunculuğunda anlamlandıramadığım bir şeyler söz konusu. Özgürlüğüne düşkün ama söz konusu aşk olduğunda kendini kapatan bir karakter, harika bir uyumu var ama, öyle oldu şöyle böyle ama, ama... Saçlarını mı beğenmedim lan acaba? Avrupai yaşam tarzını benimsemiş, iki ülke arasındaki farklılıkların yürüyen ve insanları etkileyen hali. Onun dışında oyunculuklar mükemmel düzeyde zaten, castı ağlatmışlar, Winona Ryder sempatizanlığımı az çok bilirsiniz. Yine burada da masum ve geleneklerle dolu, kendi doğrularını sessizce düşünüp asla dile getirmeyen, aslında hepimizin maruz bırakıldığı May karakterini çok iyi yansıtıyor. May karakteri üzerinden Amerika'nın dönemsel tutumluluğu ve Avrupai hayat tarzına olan bakışını ele alındığını düşünüyorum. Bunu Kontes Olenska ve Newland arasında diyaloglardan da rahatlıkla anlıyoruz. Ellen karakteri tam bir avrupalı, özgür ve yeni yeni oluşmaya çalışan New York'un salt yapısına aykırı davranışlar sergileyip, yeniliğe kapalı toplum tarafından dışlansa da, her zaman için esas oğlanımız Newland için, Daniel Day Lewis, göz bebeği olacaktır. 

Martin Scorsese'nin New York hayranlığını hepimiz biliyoruz, bu yüzden durağan sahne ve görsellik çok ön planda. Mix'ler arası geçiş ve olayların tasvir edilişi yönünden duyguları çok iyi yansıtıyor. Hatta balo salonlarında yer alan tablolar, film içerisinde de hayat buluyordu sanırım, uyduruyor da olabilirim tabii. Böylece sıkılmadan kolayca izliyorsunuz fakat biraz manzara kompleksi olmuş gibi, bu yüzden konu bazı sahnelerde sekteye uğruyor.

Amerika ve Avrupa sinemasında büyük yer edinen, hatta bunu kıtalara yedirmeden değinelim, sürekli karşımıza, karşıma çıkan masum aşk üçgeni beni artık fena bozmakta. Ortada sorumlu kimse yok, her durumda bir kişi incinecek, üzülüyoruz reyiz. Esas oğlanımız yasak aşkını engelliyor, bizler bunu büyük bir şeymiş gibi karşılıyoruz, yine üzülüyoruz. Kimse de çıkıp duruma realistik yaklaşmıyor. May karakteri, ana karakterimize diğerine gitmesi için bir fırsat sunduğu halde kullanmayıp evliliğini sürdüren, üzerine üç çocuk yapan ve hala kalbini bir başkasına adayan Newland karakteri, final sahnesinde umutsuzca vazgeçiyor. O sahne gerçekten iyiydi yalnız. Fakat fedakarlığın timsali insanların temayı oluşturduğu filmler yüzünden ilişkilerden beklentimiz artıyor. Taviz vermelerin önemli olduğunu düşünüyoruz, hayal kırıklıklarımız oluyor, sağladığımız başka mutluluklarla avunuyoruz belki de. Ki sinema dünyasının sürekli olarak övdüğü bu yasak aşklar yüzünden, kanlı canlı Kontes Olenska'lara dönüştürüldük.

Devam da ediyoruz.

8 Eylül 2013 Pazar

OFSAYTA DÜŞMÜŞ ŞİİR.



içeceğimiz kadar çay biriktirdim
bir de sigara
dün gece ölü bulundum leyla
haber alamıyorum kendimden
kontörün varsa beni bir ara.

devşirme gülüşlerle yaşarken ağır aksak
uyku tutmuyor
verdiği sözleri
başım yerine dönüyor dünya.

kepaze oldum leyla
nerlere vurdum kendimi bilemezsin
çocuklarımız olsun bademciklerin dedim
düşünmeyelim, aldıralım ikisini de sonra.
biz kül gibi yaşar gideriz nasılsa
biraz kül biraz duman
ah oyuz işte biz
ah leyla kız yüz çevirmiş aman.

kabul etmedin leyla
ben sanıyordum ki
nişanlanırız, bayramda akraba dolaşırız sıra sıra.

git evlen leyla
gelinlik giy bembeyaz
o kapkara adamla yat sonra.
çocuğumuz olmasın hiç
çerçevelenmesin fotoğraflarımız
zaten düşündükçe ağlıyorum
ne kadar azım içinde
ne kadar seyrek
korkuyorum leyla
içim titriyor
bak bu mermiler gerçek.

ağzıma kurşunlar sıkıcam leyla
içimdeki bütün kuşlar ölecek
şaka değil bak, bu çok sahici bir mısra
biriktirdiğim çaylarda boğulucam
sigaralarla tutuşucam bağıra bağıra.

çayı kaç şekerli içersin gibi
bir şey olacak o zaman
beni neden sevmedin sorusu
cevabını roman diye yazacak gogol
sadece 23 Nisan'da kullanılacak ondan sonra
israfil'in üflenmeyen borusu.

ben ne yapayım leyla
söyle bana
ciğerimde terör estiriyor verem
al bak bütün varım senin olsun
iste her şeyimi sana verem.

inan bana kendime inanmıyorum ben
tutup allaha nasıl inanayım
ki o da bana inanmıyor zaten.
anlaşmaya varıcaz ama bir gün biliyorum
kitabım yok diye üzülüyorum bazen
ama allahın bile dört kitabı var toplayınca
hayyamdır leyla bu dünyada
en umarsız gülen.

bütün organlarımı bağışladım
içimde yalnız sen kal diye
tıp dünyasına katkımız da bu şiir olsun

gel sen de leyla
gel gelinim ol
sen farkında değilsin ama
gözlerin, fener'in yediği
iki jeneriklik gol.

Anıl Can Oğuz.


6 Ağustos 2013 Salı

Bu da böyle bir anımdı.

Kendi geçmişine gönderme yapmadan, hissettiklerini örneğe bağlamadan, iyi bir şarkı açmadan ya da bir kadeh içmeden salt yazmak neredeyse imkansız. Uzağa gitmenin benim için hep zor olduğunu düşünürdüm ama bu daha büyük bir zorluk. Süslü kelimeler olmadan sadece hissettiklerimi yazmak.

Sanırım insanlara onları incetmeyecek bir güvensizlikle yaşama devam ediyorum. Belki de bir diğerinin dikkat alanına giremeyecek kadar önemsiz hayatlarımız vardır, bilmiyorum. Ama güvensiz oluşum doğum lekesi gibi değil. Kendi telkin yöntemimi genişletip fetüs olduğum zamanlara gitsem bile, bunun kaynağını bulup ortadan kaldıramıyorum. Klasik büyük aile travmaları; küçükken yaz tatillerinde hiçbir zaman olmak istediğim yerde olmazdım. Aslına bakarsanız, bu seneye kadar hep bir şekilde bazı yerlere maruz bırakıldım, sesimi çıkaramıyordum çünkü bunun böyle olması gerektiği öylesine güzel dikte edilmişti ki, profesyonelce kandırılmıştım bir nevi. O sıcak yaz tatilleri, gitmek için yalvardığım sahneler ve aldığım olumsuz yanıtlar. Katlanırdım, eğer günümüze kadar bir süper kahraman olarak gelseydim eğer sanırım bu benim pelerinsiz yeteneğim olurdu. Çok güzel katlanırım. Henüz çok küçük bir çocukken sevdiğim adamı kuzenimle beraber paylaşmıştık. Yani, beraber sevmekten bahsediyorum, o zamanlar. Bu çocuk o kadar sevimliydi ki, balkondan notlaşırdık. İçine kargacık el yazısı ile 'yüzün çok güzel görünüyor' yazıp uçak yaptığını kağıtları bizim balkona gönderir, bende ucu katlanır uçaklarla geri yollardım. Kuzenim olayına girmek istemiyorum. O döneme ait hatırladığım çok ilginç bir şey ise, henüz daha 9 yaşında iken feci bir uykusuzluk sorunu çektiğim. Geceleri korkmaktan uyuyamazdım, gözümü kapattığım an action ibaresi görünür ve en korkunç senaryoların yer aldığı geçen senenin en iyi yapımı, cannes şöleninden birer parçaymışcasına oynardı. Hayatımın soyut extacy kullandığım yıllarıydı sanırım, ruh gibi dolaşır ve sokakta oynanan hiçbir oyuna katılamazdım. Sonra taşınınca bu korku da geçti, öncesinde yardım aldım tabii. Taşınmak demişken, taşınmak öylesine eşyaların yer değiştirmesi ile sonuçlanan basit bir olay değil, bir hayat tarzı, yaşama şekli. Şimdi ilgi ve sevgi ihtiyacımdan bahsetmenin tam sırası fakat bunun için fazla geçmiş bölümdeyim. Kısacası, kabul etmemek için cesurca savaşsam da, sürekli olarak 'beni sevin, beni sevin' algım var. İnsanların, sevgilimin, ailemin, arkadaşlarımın (tümden gelim oldu) sevgisini kazanmak uğruna çok terler döktüm. Kimi zaman elime yüzüme bulaştı da, gidip çıkaramadım. Çünkü sürekli olarak bir şeylere, bir yere alışmak zorundaydım. Çocukluğumun büyük bir dönemi adapte çalışmalarına heba oldu, sanırım bu sebeple insanların sevgisini kazanmak uğruna Braveheart filminde başrol oynuyorum. En iyi öğrendiğim bu, üzerimden atamadığım da bu. Ev alıp yerleşik hayata geçmiş olmamıza rağmen.

Tabii ki sevgi yapım kazanım çalışmalarım burada bitmiyor, ayı yavrusunu severken öldürürmüş atasözü liseye başladığım ilk yıl öylesine bir yüzüme çarpıyor ki, kendimi bir sene yerden zor topluyorum. Tabii, bunun yanında iyi şeyler de oluyor, mesela kimsenin beklemediği ve en iyi eğitim-öğretim veren bir okula yerleşmiş olmam gibi. Gerçi bu ileride pek bir şey sağlamıyor ama yinede kendi hayatım hakkında kendime spoiler vermeyeceğim. İyi bir lise, fazladan 7 kilo, düzleştirici ile tanışmamış saçlar ve dinlediğim sert şarkılar. İlk seneyi beklediğimden iyi atlattığımı hatırlıyorum ve tabii, sevgi çalışmaları ile. Okul üniformasını ve düşük notları konu dışında bırakırsak eğer, gayet iyi bir senenin tohum vermemiş hüsranına doğru yol alıyorum. Ki burada şöyle bir nokta var, eğitime karşı duruşum bu dönemde şekilleniyor, sadece öğretimin gerekli olduğunu düşünüp derslerden istediğim kadarını alıyorum. Bu da sınıfa ilk sıralardan girip son sıralardan mezun olmama neden oluyor ama olsun. Varsın olsun.

En yakın arkadaşım ile en yakın diğer arkadaşımı bir buluşmada yan yana getirip, big bang yaratıyorum. Ve Tanrı parçacığından çok daha önemli bir şey buluyorum; bunu bir daha asla yapma! İlk bakışta iki yakın arkadaşın sevgili olma kobinasyonu çok cici gelebilir ama bu benim adapte olmam gereken iki yıla mal oluyor. İkisini de tüzel sebeplerden ötürü kaybediyorum çünkü ve ergenliğim en sert şarkılarını dinlediğim bu dönemde siyah makyajım ve kızıl saç çalışmalarım hız kazanıyor. Gerçi bu big bang'in artıları yok mu? Elbet var, buzul çağ sona erip dinozorların hepsi öldüğünde, bugün bile 'canlarım ya' diyebileceğim bir arkadaş grubu kazandırıyor. Ve şimdi dönüp baktığımda, lise yılları hayatımın en mahkum ama aynı zamanda en güzel yıllarıydı. Arkadaş açısından elbette, o zamanlarda son dönemde okuyan biriyle olan ilişkimden söz etmezsek. İnsan hayatı sayısız kör noktalara sahiptir derler ama bu benim için resmen kara delik gibi bir şeydi. Ne kadar mutsuz olduğumdan mı yoksa, zorla onun yanında kalmaya mecbur bırakıldığımdan mı bahsedeyim bilmiyorum ama şu an bile ayrıntıları hatırlamıyorsam çok da mühim değil demek ki. Her ayrılık insana sayısız arkadaş kazandırıyormuş ya da hali hazırda var olan arkadaşlarla aranı daha bir sıcak kılıyormuş. Kim derdi ki ayrılık çok da kazançsız diye? Deli divane çılgın mılgın dönemler o zaman. Hepimiz bir grup kaybedenleriz, hepimiz yanlış kararlar almışız, hepimizin cebinde beş kuruş para yok. Migros gibi mekanlarda buluşup dergilerdeki hediyelik anahtarları falan çalıyoruz, aman aman. A. ve ben edebiyata sarıyoruz o zamanlar ama toplumcu şiirlere karşıyız. Sanat, sanat için olmalı ve biz sanatımızı hep anlaşılmayacak üçüncü kişilere adıyoruz, ironi. Cemal Süreya seviyorum o dönemler, hatta Cemal Süreya'nın yarattığı kadınlardan olmak istiyorum. Dinlediğim müzikler de daha hafifliyor, S. ile okul sıralarında Fine Frenzy gibi tek vokalli ve bu vokalleri brutual olmayan şeyler dinliyoruz. S. ise her zaman benim için en yakın ve en uzun arkadaş oluyor. Onun hep romantik ve duygusal karar veren kişi, ben ise mantıklı ve eğlenceli olanım. Bu şekilde kör topal çok güzel ilerliyoruz ve her sabah müdür konuşmasından, giymediğim okul ceketinin ve kravatın gazabından kurtulmak için kızlar tuvaletinde saklanıyoruz, buna istiklal marşı da dahil.

Sonra staj dönemleri başladı. Hiç istemediğim mesleğin fragmanında buldum birden kendimi, allahım ne yapsam ne etsem sevemiyorum bir türlü, olmuyor. Kımıl kımıl etrafımı çevrelemiş çocukları gördükçe ateşim çıkıyor, hayali grip oluyorum falan. Bir de anasınıfı bölümüne gönderdiler beni, çocuk boyutları yarıya düştü, gürültü ekseriyetle yükseldi de yükseldi. Hayal gücü seviyesindeki inanılmaz artıştan bahsetmiyorum bile. Hayır, bahsediyorum. Mesela çok sevimli küçük Einstein yanıma geliyor ve ' Eren beni pıçakladııı ' elini göğsüne bastırmış, ölmek üzere olan bir adam gülüşü ile yanımda ambulans çağırmam için bekliyor ve ben saatlerce o çocuğa ölmediğini anlatamıyorum. Katiyen anlaşamıyoruz ve yorgunluktan kıvrılmış vaziyette eve geliyorum her gün. O dönem bir de spor ve diyet yaptığım dönem, bir ayda 12 kilo veriyorum, zayıflayayım derken yanlışlıkla çökmeye başlıyorum. Staj bitiyor ama zayıflama devam ediyor, diyetin bu kadar mükemmel bir şey olduğuna inanamıyorum o zamanlar, hatta zayıflayamayan insanlara anlam da veremiyorum. Konusu geçiyor, 'ay şekerim gizlice yiyordur onlar ya' diyorum, hani ben şapır şapır veriyorum ya kiloları. Sonra bir gün evde yalnızım, genellikle olduğu gibi, kardeşim okuldan gelecek ve beraber bir şeyler yedikten sonra masayı kim kaldırsın kavgası yapacağız, kendimi kazanmaya hazırlıyorum. Dolaptan vişne suyunu çıkarıp, masaya bırakmak üzereyim ama bir anda halı kırmızıya boyanıyor, son gördüğüm görüntü bu. Daha sonra kendimi, bir daha asla kurtulamayacağım hastane odasında buluyorum. Meğer diğer insanlar haklıymış, hızla kilo verişim diyetten değil, hastalıktan olduğu ortaya çıkıyor ve tüm tombişlerden özür diliyorum.

Annem ve babamın evlendiklerinde tabii ki hasta bir çocuğa sahip olacaklarından habersizlermiş, oysa unuttukları ayrıntı ise ikisinde de taşıyıcı olan bir hastalığın minik doğan kızlarında can bulması. O günden sonra deyim yerinde ise hayatım toz duman oluyor. En sevmediğim şeylerden biri hastane kokusu iken, en sevdiğim hırkalarda başka kokuyu bulamıyorum. Değerlerim çok yükseliyor, hemen devlet hastanesinden çıkış yapılıp, özel doktorlar aranıyor harıl harıl. Sonra bizi tedaviye kabul edecek birilerini buluyoruz, fikrim dahi sorulmadan huup mercek altına. Neyse ki doktorumu seviyorum, iyi de anlaşıyoruz. Bu dönem yaz tatiline rastladığı için okul hayatından pek bir şey kaybetmeden yeni döneme başlıyorum. O sıralar gün içerisinde en az 18 tane ilaç aldığımı hatırlıyorum, bu bana doktorlarda oynayacak kadar tıp bilgisi kazandırıyor. İki haftada bir düzenli olarak kontrole gidiyorum. En yakın arkadaşının doğum günü nasıldı? - Kontroldeydim. -Konser varmış? -Kontroldeyim. Hayat kalitemi yarıya düşürerek yaşamaya başlıyorum o dönemde, geriye dönüp baktığımda iyi katlandığımı fark ediyorum. Belki şimdi olsa bu kadar çaba göstermezdim. Kaldı ki, bir ara tedavi olmayı reddediyorum, ilaçları kimse görmeden atıyorum, kullanmam gerekenleri yastığın altına saklıyorum, sözde bazı şeylerin acısını çıkarıyorum ama tabii, asıl benden acı acı çıkıyor. Doktorun takip hastasından çıktığım gibi, değerlerim de tavan yapıyor ve bunun etkisini bugün bile görüyorum.

İyi şeyler de olmuyor değil tabii. Bu dönemde biriyle tanışıyorum, lisede son senemiz. Beraber vakit geçirmeye başlıyoruz, eğleniyoruz da galiba. İnsanlara 'yaa arkadaşız canım' derken içten içe gülüyorum. O şarkı söylüyor, ben şarkı biriktiriyorum. Çok sık görüşüyoruz, öyle böyle derken 4 ayı devirip tercih dönemi geldiğinde, ben tedavimden dolayı bir seneliğine üniversite hayallerime ara vermek zorunda kalıyorum, onun da sonuçları çok iyi değil, benim de iyi değil gerçi, neyse kalma planlarımız var. Aman tanrım, aşkımıza bakar mısınız? Umutluyum bu kez, hayat toz pembe, cıvıl cıvıl şarkılar dinliyorum, ay saçlarım da uzamış daha ne olsun canım. Evren beni duymuş olacak ki, ertesi gün herif tercihini yapmış gidiyor! Hala içimdeki saf duygularımla üstesinden gelemeyeceğim bir şey değil diyorum, derken adamın yüzü beş karış. Mutsuzmuş, beni de bu mutsuzluğun içine çekmek istemiyormuş ama kendi gidemediğinden benim ondan gitmem gerekirmiş bıdı bıdı vıdı vıdı. Üzülüp mahvolduktan sonra tamam diyorum, gideyim. Sonra A ile hastane bahçesinde buluşup dertleşiyoruz, o gün hayatımın geri kalanını başka bir hayata bağlayamayacağımı öğreniyorum, zor yoldan da olsa öğreniyorum. Adam çok uzağa olmasa da gitti sonuçta. O dönem de sanıyorum ki Ege Üniversitesine gidecek, çok uzak değil. Belki? Şans? Oysa cidden uzağa gitmiş, eski sevgilisine kadar gitmiş yani. Gerçekleri öğrenmem uzun sürmüyor, öğrenince de çılgına falan dönmüyorum, gayet aklı selim bunalımlardayım. Sonra geçiyor, işsizlikten üzüldüğümü düşünüyorum, bir duygu hiçbir iz bırakmadan öylece gidiyorsa eğer, gerçek olması imkansız. Bunu da tabii zor yoldan öğrenip geri kalan yıllarımda öğrendiğim için kendimi şanslı sayıyorum.

Hayatımın o dönemini erkek arkadaşlarımla geçiriyorum, arkadaş grubumuzdaki tüm kızlar istedikleri üniversitelere yerleşiyorlar çünkü, olsun diyorum bizim beyler var ki bu bana yepyeni ve değişik bir bakış açısı kazandırıyor, söylemek istediğini direkt söylemek gibi. Çünkü erkek milleti bu, gelmişine geçmişine küfret bir şey demiyorlar, giydiklerinle pişti olma durumun yok, beni neden bugün davet etmedin tribi yok, dedikodu yok, her yönden, özellikle mental olarak, rahat geçirdiğim bir dönem. Gerçi bu gevşeklik bana ekstradan 10 bin sıralama kaybettiriyor ama varsın olsun, şimdiki hayatım göz önünde bulununca mutluyum.

Hayat bazen bizlere aynı senaryoları tekrar tekrar yaşamamız için gönderiyor sanki. Hep seçim hakkımız olmadan, devam ediyoruz. Aynı yolu defalarca arşınlıyoruz, tam daha büyük bir acı yaşayamam derken, yeni bir yola sapıp senaryomuzdaki sonucu değiştiriyoruz. Şimdiye kadar ne hırslı ne de belirli bir amacı olan biri olmadım, olamadım. Hep kendimle beraberdim, beni hizaya getirecek disiplinli bir baba olduğu halde, kendimi teşvik edebilen bir ben vardım, benden yana. Bu yüzdendir ki, çok kolay pişman olmuyorum. Geriye dönüp baktığımda, ilişkilerim hariç, yaşadığım çoğu şeyden pişman değilim.  Pişman olmamam gerektiğini öğrendim çünkü. Her neyse, bu dönemde yani Ösym yenilgisi ardından tercih zamanı geliyor, bu yaştaki insanlara devlet neden bunu yaptırıyor diye düşünüyorum ki, en zoru bu. Geleceğini etkileyecek kararlar vermek. Hemen benim için listeler hazırlanıyor, babam ve annem birlik olmuş. Sürünün bir parçası haline gelmem için biçilmiş kaftan olarak bir liste var önümde, eğitimci ailenin eğitimci kızı. Statüme yenik düşmüyorum tabii ki, direniyorum. Direne direne savaşıyorum. Tercih listesini onaylamayacağımı söylüyorum, istediğim bu değil. Çünkü dünya üzerinde tek başarabildiğim şey, iletişmek. İnsanlarla anlaşmak, yeni yerleri ve insanları keşfetmek, kitapları okumak, filmleri yönetmenlerine göre sıralamak, sosyal her şeyi akılda tutabilmek, fikirleri pazarlamak, insanları dinlemek vesaire. Kendimi öğretmen kalıbında göremediğim için ailemden özür dileyecek değilim, kendi tercih listemi kendim oluşturup kimsenin haberi yokken gönderiyorum. Üstelik ailem yakın civarda okumamı istemişken, benim İstanbul tutkum var, İstanbul; anısı ve yaşanmışlığı farklı şehir. Hatırlıyorum, daha ilk adım attığım anda etkisi altına almıştı beni. Tercih listemi de böylece etkisi altına alıyor. Etkisi altına alamadığı tek şey babam, çok büyük kavgalar yapıyoruz. Evden gidiyorum, nereye gidebilirim derken, en fazla üç blok öteye gidip kuzenime sığınıyorum. Sonra konağa geçiyorum, bir hafta boyunca kimse almaya gelmiyor. Sonra herkes sakinleşmiş olacak ki, eşyalarımı toplamam için arıyorlar. Oysa asıl sebep tedavi, radyoaktif tedaviye başlanılmam isteniyor. Hayır, istenmiyor. Zorlanılıyor. Hayatımın en karanlık, en yalnız zamanlarını yaşıyorum. Yalnızlığa karşı antipatim oluşuyor ve geceleri yalnız uyuyamıyorum artık o olaydan sonra. Kendimi insandan başka her şey olarak hissettiğim tek zamanlar, kimsenin anlamasını beklemiyorum. Kimsenin beni anlamasını beklemiyorum. Mükemmel aşkı aradığım mükemmel kitaplarım var. Sabahattin Ali var, John Fante var. Ailemin böyle bir şeyi bana nasıl yaptığına inanamayarak bir kırk gün geçiriyorum, henüz kendime gelmiş olmalıyım ki, tedavi işe yaramıyor. Tekrar fikrim alınmadan ameliyat için üç doktor ve ekibiyle anlaşılıyor, etrafımda Türkçeyi dahi iyi konuşamayan asistanlar yara izinin çok büyük olmayacağını söyleyerek beni ikna etmeye çalışıyorlar, boynumuz kıldan ince. Şaka yapmıyorum, cidden ince. Sonrasında detayları benimle birlikte yok olacak olan bir operasyon geçiyorum, altı saatin sonunda uyanıp acının yarattığı Frankestien karakterime hemen uyum sağlıyorum. Üstelik bir ay içinde kendimi toparlayıp yedinci sınıftan beri hayalini kurduğum üniversite hayatına hazırlanmam gerek. Üzerinden iki hafta geçiyor, ne konuşabiliyorum ne de acı çekmeden uyuyabildiğim geceleri hatırlayabiliyorum.

En kötüsü de hayalini kurduğunuz önemli zaman dilimlerinin gelişigüzel bir biçimde gerçekleşmesi. Birine beddua edecekseniz, şüphesiz bu olmalı. Üstelik istemediğim bir şehre istemediğim bir yalnızlıkla gidiyorum. Evren:34 Betül:0

O dönemde hayattan hiçbir beklentimin olmadığı anları yaşıyorum, hiç başınıza geldi mi? Sadece uyuyarak hayatta kalabileceğinizi anladığınız zamanlar? İşte, tam olarak bu. Çevremdeki herkes yabancı, karşıma çıkan ilk seçeneğe bırakıyorum kendimi, her şey daha ne kadar kötü olabilir ki? Mantığının beni ipe götüreceğini bildiğim zamanlar. Yeni sınıfım desen, ait olduğum yerden çok uzak. Kimse ile anlaşabileceğimi ya da anlaşılabileceğime ihtimal vermiyorum. Sanırım insanoğlunun önyargı ile tanışması bu dönemde başlıyor, ne kadar çok farklı insan, o kadar çok önyargı. İnsan yabancılaştıkça hırçınlaşıyor, içine kapanıyor. Bunun tanımakla ilgilisi yok, insan yabancılaştığı herkese karşı hırçınlaşıyor, aile,arkadaşlar, kendisi.. Tolstoy’u ve Edip Cansever’i bilemeyen insanlarla yakın ilişkiler kuruyorum. Aslında onlarla da değil, onların aileleri ve sevgilileriyle. Çünkü kimsenin, yanlış dahi olsa, kendine ait bir düşüncesi yok. Mirror sendromu olan insanları hayatıma alıyorum, görüp beğendiği insanların düşüncelerini ve yaşam tarzlarını mükemmel bir ustalıkla hayatına copy-paste yapan insanlarla gülüyorum. İngilizce seviyesinden dolayı da sıkıntı yaşıyorum, 20 yıl boyunca İngilizceden bu kadar uzak kalacak, nerede yaşadı bunlar? Diye düşünüyorum.

Ve alıştıkça, onları da anladıkça önyargımın ne kadar tutarsız olabileceğini fark ediyorum. Küçümsediğim insanlar sayesinde ne kadar küçük olduğumu anladığımda tüm karamsarlıklar da bununla beraber uzaklaşıyor. En iyi yapabildiğim şeye bırakıyorum hepsini, iletişime. Aslında onların da farklı bir düşünce yapısına sahip olduklarını görmek, vakit geçirmek hoşuma gidiyor. Ve hayatımda ilk kez kız kavgasına karışıyorum. Yani, durduk yere bir sebep yokken birbirimizi kırabiliyoruz. Her şeyi sindirmeye başlasam da, en yakın olarak gördüğünüz insan bile size nasıl zarar vereceğini hesaba katmıyor. Size en yakınınız zarar verebilirken, dünyanın yapacaklarını bir düşünsenize? Bu yüzden, bu satırları Word dosyasına yazıyorum, o beni üzmez. Duygu radarıma giren birinin de bu yazıyı okumayacak olmasının rahatlığı da var, yoksa bu kadar açık olmamam gerektiği deneye tabii öğreneli çok olmadı.

Sonra onunla tanışıyorum. Sınıfta en arkada oturan, sessiz, çevresine karşı ilgisiz görünen ama içten içe onda bir farklılık olduğunu sezdiğim kişiyle. Aslında tanışmaktan ziyade, zaten tanıyoruz birbirimizi ama ilk kez o gün, onu gerçekten tanıyorum. Daha önce hiç hissetmediğim bir şey canlanıyor içimde, çünkü ailem bile bana bu kadar zarar vermişken, o endişe ediyor. Sanırım hayatında ilk kez onu koruyan biriyle karşılaşan hemcinslerimin hissettiği bu olmalı, değer. Birlikte biraz zaman geçiriyoruz, bir insan hem dururken hem de düşünürken bu kadar çekici olabilir mi? Oluyor. Ama korkuyorum, çünkü bu hayatta beni hem mutlu edebilecek hem de zarar verebilecek tek kişi o gibi geliyor. Gardımı indiriyorum çünkü, onunla olmanın en güzel yanı da bu. Sonu kötü bitse dahi yaşadığın hiçbir şeyden pişman olmayacağın ve güvende hissedebileceğin biri. Hatırlıyorum, bir gece yalnız uyumak zorundaydım ve korkumu bildiği için, gece ben uyuyana kadar telefonda konuşmayı teklif etti. Fakat yine uyuyamadım ama bu kez ağlamaktan, çünkü birinin sizi bu derece önemsemesi mümkün olabilir mi? Bu mutluluk denen şey bağımlılık yapacak miktarda güzelmiş meğer.

Ama anlam vermek zor oluyordu bazen, bir insanın tekdüze yaşayamayacağını biliyordum ama daha önce böyle bir deneyimimim olmamasının getirdiği kırılganlıkla her şeyin yok olmasından ölesiye korkuyordum. Üstelik sağlıklıydım, hiçbir sorunum kalmamıştı, ailemle işler iyiydi, yeni çevreme alışıyordum, yepyeni ve mükemmel biri vardı hayatımda, dur bir saniye. Tanrım? Sen gerçekten var olmalıydın, daha önce olmasa bile, mutlu olmaya başladığımda var oldun. Bir anda, habersizce ve başka kimse için değil, sadece benim olarak orada duruyordun, yukarıda değil, içimde. İnsanlar kötü bir olay sonucu sana sığınırladı ama sen benim mutluluğumda hayat bulmuştun, başlı başına bir kafa karışıklığıydın ama konseptin buydu. Onunla da en çok bu yönün benziyordu, ikiniz de karışıktınız ama bu, sizi siz yapıyordu.

Hepimizin yaşadığı şeyler özneler hariç aynı eşikte. Dilim dilim her şey, ilişkiler ve insanlık. Ortak bir kaderi paylaşıyoruz, beni bir başkasından ayıran en ufak bir ayrıntı dahi yokken nasıl bu kadar özel olabildik? Çünkü bizi özel yapan bazı insanlar var. İyi ki var, yoksa bu yalnızlığım bu anlaşılmazlığım karmaşasında, sadece iyi şeyler dinleyen sıradan biri olurdum. Bazı yaşananlar iyi ki var, hepsini göğüsleyerek yaşamayı öğrendiğimden bu yana, daha iyiyim. Ve ben iyiysem, herkes daha iyi. İyi hissetmek içten göreceli bir kavram sonuçta.
Hayatıma biraz da olsa dahil olduğunuz için teşekkürler.






31 Temmuz 2013 Çarşamba

 Su Su Sumertime, summertime sadness.

Evde geçirilen yaz tatili, erimiş çikolata gibi. Yapış yapış.









26 Temmuz 2013 Cuma

Başımın Ağrısı Leyla

BAŞIMIN AĞRISI LEYLA

başımın ağrısından ölücem leyla
ellerimi bir açsam
gözlerin fırlayacak avuçlarımdan.
beni sevmeyişlerin
kargalar gibi dizilecek mısır tarlalarına.
kolumu kaldıracak halim yok inan
kendimsiz kaldıkça böyle
aklımda yağmurlar biriktiriyorum.
mideme tornavida sokar gibi
yağmurlar biriktiriyorum.
cebimde bomboş bir cüzdan
koka kola içiyorum sensiz
seni düşünüyorum durmadan.
ağlayıversem kurtulacakmışım sanıp
kurtulmuyorum ağlamayaraktan.
daha beraber cigaralar içip
ellerini sayacaktık;
ellerin ne güzel
su içişin ne güzel
sen ne güzelsin leyla.

başımın ağrısından ölücem leyla
şu ufacık şehirde
gecenin bir yarısı içimi öpmüşsün,
o saniye mp3'ümde
gencebaylı şarkılar çalmışlar.
şu sevdiğin adamı paket yapıp sonra
motorla çook uzaklara yollamışlar.
sesinden sucuklu yumurta yapıcam leyla.
bana inanmadıklarında çıkarıp yiyicem hepsini
kovalayıp bütün kedileri
hayrına burger king açıcam buralara.

başımın ağrısından ölücem leyla
kolumu kaldıracak halim yok inan
ben her dakika bir derviş pataklıyorum içimde
azalmıyorlar leyla.
karnımda gülüşünün faturası
ne yapayım ödeyemiyorum
güzelliğinin türk lirasıyla kaç para
bana yardım et leyla
yanına varamıyorum.

başımın ağrısından ölücem leyla
boynunla parmaklarını
izlemeye aldırdım mobeselerden.
bir balkon çiçeği gibi büyütüyorum seni yavaş yavaş.
aramızdaki uzaklığa ormanlar kurulur o ayrı;
hem bir ormanı yakmak o kadar da zor olmamalı.
sen limonata içerken açıyorsun ya ağzını,
işte benim kalbim de o kadar yırtık;
bir gün ayakkabıların ne güzel dediydin bana
işte dünya artık,
onu demediğin kadar karanlık.

başımın ağrısından ölücem leyla
saçlarımı çöpçüler çekiştiriyor.
saçlarımı saçlarına karıştır,
beraber uçurtmalar yapalım.
kolumu kaldıracak halim yok inan
kolumu çabuk omzuna atman lazım.
tarihin tozlu sayfalarına
plastik harflerle geçmeliyiz beraber
kol kola, el ele..
ne kadar delikanlı duruyorum ben  resimlerde,
tırnaklarımı pul niyetine kullanıyorum.
yazının keşfine şahit yazıyorum seni
bak işte şu elimde tuttuğum kalemle.
keşke adın dilruba olsaydı
neyse siktir et;
uçurtmalar yapalım beraber
salmayalım sonra gökyüzüne.

başımın ağrısından ölücem leyla
mevlütler okunuyor içimde.
rujlar sürülüyor malta adası'na
senin dudaklarına bir de.
içimde gözle görülmeyen bir umut
içimdeki hitler
yoğun ısrar sonucu
barıştı bütün yahudilerle.
uyuyamıyorum leyla
içimdeki kömürlük, annanemle akraba.
kabullenmek istemiyorum;
tek isteğim biraz çekirdek yemek beraber
tanımadığımız bir parkta.

başımın ağrısından ölücem leyla
kolumu kaldıracak halim yok inan.
ben nasıl gülerim sen o adama varırsan?
herkes biliyor her şeyim biraz eksik
peygamberler şehrin ortasında geziniyor
seni anlattığım dinler de o kadar pagan.
seni görünce her şey başa sarıyor;
ama sen yoksan ve hiç olmayacaksan
bu kalp o kadar yoksun,
botanik sarpa saracak biliyorum
seni dalından bir çiçek gibi koparırsam.
vampirler de işi bırakır boynunu öptüğüm gün:
çok muzaffer olacağım leyla

benimle mohaç gibi bir yerde savaşırsan.

Anılcan Oğuz

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Haydi/2


Ben, sarı küt saçlarımı kuaförde kestirmiş, uzun saçlarımdan kurtulmuş olmanın verdiği cesaretle, annemle sokağın başında görünürken, bizim çocuklar toplu saklambaç oynuyorlar parkta. Her zamanki gibi Nihat ebe. Adam bir türlü kurtulamadı ebelikten. Şişman oluşundan mıdır, burnundaki et yüzünden nefes alıp verirken çıkardığı seslerden midir bilinmez, çoğu zaman almıyorduk Nihat’ı oyuna. En sonunda mâkül bir anlaşmayla karara vardık. Nihat toplu saklambaç töreninde her el ebe olacak! Nihat ebe oluyor, biz gelip topa vuruyoruz, Nihat zaten şişman koşturamıyor, biz de istediğimiz yere saklanıyoruz.
     Ben, parka giriyorum kısa saçlarımla. Oyun duruyor. Nihat:

   -Çay verdiiim! Diye bağırarak herkesi çıkarıyor saklandıkları yerden. Kimse tereddüt etmeden çıkıyor tabii. Nasıl olsa bir dahaki el ebe yine Nihat.

    -Kestirdin mi lan saçları sonunda?

    -Kestirdim tabii oğlum. Ne o öyle karı gibi.

Saçlarımı kadın kuaföründe annemin nezaretinde kestirdiğimi anlatmıyorum tabii.

    -Benimkilerden bile uzundu, diye lafa giriyor Fadime kıkırdayarak.

Ah Fadime! Adının tersine yüzünde bir metropol bakımlılığı taşıyan ceylan yavrusu. Gelincik tarlası. Gülümsüyorum sadece; çünkü Fadime ile diğer herkesten sakladığımız gizli bir geçmişimiz var. Fadime informal olarak öpüştüğüm ilk kız. Bir de Esra var anasınıfında formal olarak sıraların altında kırıştırdığım. Çok ateşli. Oyun hamurunu yere düşürme bahanesiyle eğilip dudaklarımızı birbirimize sürtüyoruz arsızca ve yemek yerken bacaklarına dokunuyorum Esra’nın kimseye belli etmeden. Bir gün öğretmen yakalamıştı da eşek taklidi yaptırmıştı bize. Cezaya bak. Sonra bu yeni nesil neden böyle?

Beni o gün almaya dedem gelmişti okula. Şaşırmıştım. Eve gittik, baktım bizim eşyaları kamyona taşıyor birkaç adam. İcra mıymış neymiş? Anlamadım tabii. Ben o günden sonra dedemlerde kalacağımız haberini almanın sevinciyle yeni öğrendiğim örümcek kardeş şarkısını söylüyorum etrafta. Annem ağlıyor. Ben şarkı söylüyorum. Çünkü dedemlerin evinin karşısında park var. E parkta hazır ebe var. Hepsini geçtim karşıda Fadimeler var ve annesi bize salça ekmek veriyor.

Oyuna ben de dahil oluyorum sonra. Nihat topun başında dikiliyor, topun sahibi gelip var gücüyle vuruyor topa. Nihat, üzerinde on keleş taşıyan bir asker gibi donunu tuta tuta topun peşinde… Biz Fadime ile onların bahçesine saklanıyoruz.

     -Saçlarımı beğendin mi Fadimem?

    -Çok yakışıklı olmuşsun canım.

Annesinin balkondan bizi izlediğini görünce susuyoruz. Gelin salça ekmek vereyim size diye yukarıya çağırıyor Selma Teyze bizi. Merdivenlerden çıkarken, poposuna bir şaplak atıyorum güzel yârimin. Gülümsüyor utanarak. Bazı kadınların tek silahı bu işte, kendini saklamaya çalışarak gülümsemek. Bütün dolaşım sisteminizi hasara uğratıyorlar. Annesi salça ekmeği uzatırken ‘sıhhatler olsun çocuğum pek güzel olmuşsun’ demeyi de ihmal etmiyor. Fadime’nin annesinin beğenisi kazanmanın verdiği haklı gururla gülümsüyorum, kulağımın içine kaçmış tıraş artığı kıllara aldırmadan..

  -Bir dahaki el bizim bahçeye saklanalım.

  -Neden?

 -Özlemedin mi beni?

Merdivenlerden çıkarkenki gülüşün aynısı.. Daha on yaşındasın be kızım. Bu kadar işveli olma!

Ya sen ebe olursan diye bir düşünce ikimizin de aklından geçmiyor; çünkü Nihat topun başında hazır..

Bizim bahçedeki kömürlüğe giriyoruz bir dahaki el. Fadime’yi hışımla duvara yaslayıp önce yanaklarından, sonra da ağzının tam ortasından öpüyorum. Fadime hiçbir şey demiyor. Ben Fadime’den bir yaş küçüğüm. Ama yaş farkını sorun etmiyoruz. Filmlerdeki gibi öpüşüyoruz birkaç dakika. Fadime’nin tükürüğü ağzıma giriyor. Yutuyorum. Fadimeyle gözgöze geliyoruz. Sevgi bu değil midir zaten? Bütün büyü bir anda çanak çömlek patladıı! Diye bağıran Nihat’ın sesiyle bozuluyor. Saçlarını düzelten Fadime önden çıkıp gidiyor bizim bahçeden. Ben duvardan atlayıp başka yerde saklanmış süsü veriyorum arkadaşlara. Bu yaşta gizli aşk yaşıyoruz, kolay mı?

Sonra toplu saklambaç sıkıyor bizi. Artık yeter. Hem Nihat da çok yoruldu. Burnundan sümük baloncukları çıkararak ben daha olurum ebe ya, dese de bizler mahallenin insaflı gençleri olarak kibarca geri çeviriyoruz bu cazip teklifi. Fadime tam gruptan ayrılıp eve gidecek oluyor, piç olarak tabir ettiğimiz tiplerden biri bağıra bağıra şarkıya giriyor birden:

Hadi gel köyümüze geri dönelim, Fadime’nin düğününde halay çekelim!
Serçe parmaklarımız birleştirip halaya duruyoruz kızlı erkekli. Sanki ben Fadime’yi daha on dakika önce yememişim, kızı ön sevişme moduna getirmemişim gibi, kapılıp gidiyorum türkünün havasına. Halay başı oluyorum. Fadime ağlaya ağlaya eve gidiyor.
  
O yıl benim sünnetim var. Hazırlıklar son sürat. Dedem koşturuyor deli gibi. Babam yok tabi ortada. Sahi babam nerede? Üzerinden on yıl geçti inanın bunun cevabını ben de bilmiyorum. Hiçbir zaman sormadım babama onca yıl neredeydin, sonra birden niye çıkıp geldin diye. Duymak istemedim çünkü cevabını. Hem öğrensem ne fark ederdi ki? Babam bana Antalya’daydım dese ne değişirdi? Hiçbir şey. Bazı soruların cevabını öğrenmemek soruyu sormadan önceki hayatınıza aynı şekilde devam etmenizi sağlıyor. Her neyse. Salonu tutuyoruz aylar önceden. Öğretmen Evi’nde olacak sünnet. Kesim dikim işlemi ise sünnetten bir ay önce. Tarih 11 Eylül. İkiz kulelerin yıkılması anısına benim kuleyi de sembolik bir ritüelde keseceğiz. Kesim sabahı korkudan kusuyorum. Tuvalete girip son kez bakıyorum pipime. Buraya kadarmış diyorum içimden. Ananem dualar okuyup yolcu ediyor bizi. Bir de sünnetçinin ayağına gidiyoruz sanki yapacağı çok güzel bir şeymiş gibi. Dayımın koluna giriyorum, annem arkadan geliyor. Dedem sünnetçiye bizden evvel gitmiş. Kapıyı açıyorum ellerim titreye titreye, kapının arkasında bir gölge. Kafamı uzatıyorum:

     Beni yıllar önce lunaparka götürmüş olan uzun boylu bir adam. Kimdi lan bu diyorum kendi kendime. Az sonra hatırlıyorum. Babam.

     - Aa saygıdeğer ve vefalı babacığım. Hoş geldiniz ; fakat sünnete henüz bir ay var. Şu an kesime gidiyoruz. Sen şimdi git bir ay sonra istek bölümünde orkestracı adını söylediğinde gelirsin. Millete karşı ayıp olmasın hem değil mi?

         Dayım sus diyor bana. Annem arkada kuzey buz denizi’ne dalıp yeni çıkmış gibi bakıyor. Babam sigarasını söndürüp beni kucağına alıyor. Bırak lan beni diye çenesine bir yumruk atıyorum; ama vız. Sarsılmıyor bile adam. Dayım beni alıp arabaya bindiriyor. Babam, anneme bir şeyler anlatma çabasında. Annem yine ağlıyor. Dayım da kilitlemiş kapıyı çıkamıyorum arabadan. Sünneti filan unutuyorum bir anda. Birazdan pipimi kesecekler ben arabanın kapısıyla uğraşıyorum. Annem de arabaya biniyor sonra, babamı kapıda bırakıp sünnetçiye doğru basıyoruz gaza. Daha doğrusu dayım basıyor.

       - Git bir işe gel haydi.

       - Evde yaptım ben.

  Tekrar pipimle baş başa kalırsak çok duygusal bir ortam yaşanacak tuvalette biliyorum. O yüzden uzanıyorum koltuğa hemen. Arkada dayımın sesini dinliyorum. Dedeme babamın geldiğini anlatıyor. Benim yumruk attığımı da anlatsana ulan. Yok, onlar ayıp şeyler, anlatılmaz.

    - Düzgün kes amınakoyayım. (artık bu küfrü dilediğim gibi edebilirim) Az şekilli bir şey yap. İleride bir sürü kız görecek bunu, diyorum sünnetçiye annem birazcık gülsün diye, fayda yok. Annem hala buz gibi. Dedem tepemde türlü şaklabanlıklar yapıyor, üzülmesin diye gülüyormuş gibi yapıyorum. Seviniyor.

   - Sen merak etme, diyor sünnetçi. Barok tarzı yapacağım.

Barok ne acaba diye düşünüyorum. Dayım kıs kıs gülüyor sünnetçinin lafına. Komik bir şey herhalde. Ben burada bütün geleceğimi sana emanet etmişim, üstelik de bunu annem şu haldeyken yapmışım, sen hala komedyenlik peşindesin. Pis sünnetçi.

 İçimden geçenleri duymuş gibi, cıppsss diye yapıştırıyor iğneyi kasığıma.

- Ananı sikeyim doktooooor!

Hastane inliyor.

- Hani sinek ısırığı gibiydi lan. Hani acımıyordu. Ciğerim yandı, içim çıktı be!

Diye bağırıyorum avaz avaz; ama bir damla gözyaşı gelmiyor gözümden. Benim yerime annem ağlıyor. Çünkü Fadime ağladığımı duyarsa bir daha benimle kömürlüğe gelmez. Ben, bir iğneye dayanamayıp karı gibi ağlamış bir korkağa mı veriyorum diye düşünebilir. Bu ihtimalleri düşünerek sıkıyorum dişimi.

   - Hangi takımı tutuyorsun sen?

   - Savaş Ay’la A Takımı doktor, derken makasın ucunda küçük bir et parçası görüyorum. Doktor pis pis gülümseyerek makası sallıyor, oh be diyerek rahatlıyorum. Dedemi ilk defa gözleri dolu görüyorum bunca yıllık ömrümde. Kesim bitip eve geldiğimizde arka odada adıma düzenlenmiş yatağa uzanıyorum. Pipimin üzerine delikli bir kutu koyuyorlar. Arada kaldırıp bakıyorum. Çok güzel bir duygu. Erkeğim artık. Elime tetris tutuşturuyorlar hemen. İlk defa elime almış gibi mala bağlayıp saatlerce çubuk diziyorum. Hala rüyalarıma girer her şey düzgünken yukarıdan gelen o Z şeklindeki çubuk.

    Ertesi sabah arkadaşlar ziyarete geliyorlar. Hepsi kutuya bir kere vuruyor.

   -Kuşun kafasını kopardılar mı lan? Herkeste piç bir gülümseme.

   - Kuş da, kartal kuşu oğlum, onu unutma da. Herkeste daha piç bir gülümseme.

Bundan sonra içine dalacağımız ve ömür boyu çıkamayacağımız bir kuş muhabbetine kaptırmışken kendimizi, kapıdan süzüle süzüle Fadime giriyor. Burnumda bir elma kokusu… Yatağın başına oturuyor gizli yârim. Bendeki hava İngiliz Kraliyet ailesi’nde yok. Bundan sonra daha güzel olacak Fadime diyorum içimden.

   - Geçmiş olsun canım. Çok acıdı mı?

   - Yok yahu. Sinek ısırığı gibi bir şey. Hissetmedim bile.

 Fadime, gururla gülümsüyor. Bak, diyor elma getirdim sana. Cebinden kıpkırmızı bir elma çıkarıp, tutuşturuyor elime. Elma ne alaka anasını satayım diye düşünürken Fadime annemin elini öpüp çıkıyor kapıdan. Annem müstakbel gelininin arkasından bakıyor uzun süre kapıya belki babam gitmemiştir diye. Kömürlükten kedi sesleri geliyor.

Salça ekmekten geldiğimiz yerlere bak. Ömür böyle değil mi ama zaten? Küçücük bir şeyden, deryalara akabiliyor insan. Ben de hiç deniz görmemiş bir nehir olarak bunları getiriyorum aklıma.






12 Temmuz 2013 Cuma

Haydi.


Özel üniversiteye adımımı attığım ilk gün, anlamıştım buranın bana göre bir yer olmadığını. Her tarafta son model arabalar, bilhassa mini cooperler, saçlarını yana yatırmış genç adamlar, kısacık etek giymiş kısacık kızlar. Tamam haksızlık etmeyeyim çok güzel kızlar da var içlerinde; ama parayla zeka ters orantılı işte. Arasını bulmak çok zor. Yanımdan geçen taksinin içindeki saçlarını yana yatırmış genç adam:

   -Kadıköy’e kardeşim, dedi taksiciye

   -Tamam abi, dedi taksici vitesi ikiye atarken.

Taksici elliden fazla, müşterisi ise en fazla yirmisindeydi. Ulan ben hayatımda taksiye bir kere bindim, o da dedemi hastaneye götürmek için. Zaten dedeme mi bakayım taksimetreye mi bakayım derken şaşı kalıyordum az daha. Okulun oradan Kadıköy nereden baksan kırk dakika. Biz dedemi hastaneye götürürken on dakika gidip on iki lira vermiştik, e bir de burası İstanbul, adam dolaştırır seni, e paraya bak. Benim izmir-istanbul biletimden fazla. Koduğumun kapitalizmi.

 Ama yapacak bir şey yok. Özel üniversitede okuyor ve bunu tam burslu olarak devam ettiriyorsanız böyle şeylere alışmanız gerekiyor. Zaten bir yerden sonra eğlenmek için izliyorsunuz hepsini. Çok güzel laflar sokuyorsunuz. Filmlerde izlemişiz gelmeden önce aa burslu bu! deyip eziyorlar bizim elemanları, bizimki de üzülüyor. Salak! Neden üzülüyorsun? Hiç oradaki gibi değil zaten olay. Hatta tam tersi. Senin milyar döküp geldiğin yere, ben kuruş vermiyorum. Üstelik de üzerine para alıyorum gururuyla doluyor insan.

İlk geldiğim günden beri insanlarla ateş istemek dışında hiçbir muhabbete dahil olmayan, döner kapılarda başka biriyle aynı bölmeye bile girmeyen, asansör zemin kattayken binen biri olduğunda taa onuncu kattan gelen asansörü bekleyen ben, bütün gün tek başıma dolaşıyorum tabii. Geldiğim ortam dünyanın en samimi ortamı, içine girdiğim yerde bana yaşam yok. Sudan çıkarılıp klozete atılmış balık gibiyim. Arkadaşları arıyorum ‘ulan sikeyim ben siz olmadan yaşanan günleri’ diyorum. Çeşitli küfürlerle karşılık veriyorlar. Hiçbirimiz sevmiyoruz üniversiteyi. 

Her şeyin başladığı, her şeyin bittiği, her şeyin bir daha başladığı, kermeslerinde pasta çaldığımız, sıralarının üzerinde milyon maymunluk yaptığımız, teneffüslerde çömezlerin önüne geçip kantin sırasına girdiğimiz, aşık olduğumuz kızların okul numaralarını öğrenmek için sınıf defterlerini arakladığımız, maçlarda adı inek okula çıkmasın diye terimizi götümüzden akıttığımız, camlarını kırdığımız, parası az olan arkadaşlara aramızda para toplayıp kaban aldığımız, sıralarında uykunun en tatlı halini bulduğumuz, öğle aralarında leş gibi terleyip kafamızı çeşmelerinin altına soktuğumuz, sınıflarında bağıra çağıra şarkılar söylediğimiz, bizim kızı üzdü diye on kişi toplanıp taa ebesinin nikahına adam dövmeye gittiğimiz, okul başkanlıklarına aday olduğumuz, öğretmenleriyle kadeh tokuşturduğumuz, aramızdan biri kızdan ayrıldığında şarap alıp bahçesine sığındığımız, kahkaha atarken yerlere düştüğümüz, ağlarken tuvaletine saklandığımız, kopyanın anasını ağlattığımız o Öğretmen Lisesi’nin mavi duvarlarında, çam ağaçlarının altında, o küçücük bahçesinde takılıp kalmışız hepimiz. Lise, insan ömrünün nevruzudur. Bütün baharlar orada başlar.

Eğer lisede çok samimi arkadaşlıklar edinip, hayatınızın en powerade ile yıkanmış zamanında da onlarla ayrı şehirlere gitmek zorunda kalmışsanız, sizi Babil’in Asma Bahçeleri’ne de salsalar, bu üzümler çürük deyip kaçarsınız oradan. Durumum aynen buydu. İt gibi dolanıyordum işletmenin pardon okulun içinde. Karl Marx’ı arıyordum banklarda deli gibi, belki Das Kapital’i yazmaya burada devam ediyordur diye; ama onun da ölü olduğu aklıma geliyordu sonra. Zaten tanışmak istediğim bütün adamlar ölü anasını satayım. Kadınlar ölmez. Onlarla her zaman tanışabilirim.
 Dört yüz liraya aldığı parfümü arkadaşına anlatarak yanımdan zıplaya zıplaya geçen kıza,

 -O kadar mı pis kokuyorsun arkadaş? Diye bağırıyorum. Anlamıyor. Bön bön bakıp yoluna devam ediyor. Okulun içindeki tek eğlencem Diasa’dan aldığım Uno ekmeklere, yurtta annemin bavula zorla sıkıştırdığı salçaları sürüp yemek. Salça ekmeğin tadı başka hiçbir sufflede yok. İnsanlar burada en çok suffle yiyor. Mahallede büyümüş çocuklar bilirler o tadı. Salçanın damak kavuran o tuz birikintisini. Akıp gidiyor hafızam, yıllar öncesi.. 

Anılcan Oğuz, 1/4

2 Mayıs 2013 Perşembe

Bir insanın diğerini sevmesi için çok emek gerekmiyor aslında. Hayır, gerekiyor ama bu sandığımız kadar zor değil. Standart duygulara sahip bir insanı ele alalım, günün herhangi bir saatinde, herhangi bir sokağında dolanırken, akşam yemeğini kaşıklarken ya da elbiselerini renklere göre ayırırken kime, nasıl aşık olacağına karar veremiyor. Birden bire, karşına 'o' dediğin insan çıkıyor ve sersemleşiyorsun. Yıllardır kimseyi sevmemişsin, sevemeyeceğini düşünüyorsun, ama?

Ansızın gerçekleşiyor her şey. Ansızın hissediyoruz, öylesine hissediyoruz ki hatta bünyemize ters geliyor ve afallıyoruz. Kontrolden çıkıyor,çünkü bedenin ve zihnin elinde olmayan bir kimyasal bu. Onu düşünüyorsun, aynı zamanda akşam yemeği, onu düşünüyorsun, bulaşıkları makinadan çıkarman gerek, onu düşünüyorsun, her yer yeşillik. O kadar da kötü değil aslında. Önce bir sarsılıyorsun, birine bu kadar değer vermek, onun değerli hissetmesi, tüm seçenekleri düşünürken aslında başka bir türün olmayacağını anlıyorsun.
Başka nasıl olabilir ki? Sevgi tamamen sana ait, onun sevgisi ya da sevgisizliği ölçüt olamıyor. O sana değer vermese de olur, üzülürsün ama vazgeçemezsin. Başka nasıl olsun ki, hayır? Yani, bir insana yapabileceğin en iyi şey değer vermek iken, nasıl olsun?

Nefes aldığımız yüzyıl çok da adil değil. Bazı şeyler çok basite indirgeniyor, tıpkı bir sayısal veri gibi olursa olur, olmazsa da yaşanır düşüncesi. Her şey o kadar basitleştirilmiş ki, bu düzende bir şeyleri doğru hissettiğin için şanslı olduğunu düşünmeden geçemiyorsun. 

Seviyorsun, gizlemeden.
Seviyorsun, düşünmeksizin.
Seviyorsun, tüm varlığınla.

Mutlu olunca o kadar güzel gülüyorsun ki.

9 Nisan 2013 Salı

Bir insan kendini en çok nerede evinde gibi hisseder, bilinmez.

Öyle uzun zamanlar geçiyor ki, ölesiye uzayan zamanlar. Kimsenin bir başkasını sevmeye ne hali ne de dermanı kalıyor. Oysa o kadar da basit değil. Basit olmaması gerektiğini öğrendik. Her gün binlerce şiir yazılıyor, hepsi aşka, sevgiye, mutluluğa. Her yıl onlarca film ödülü sahiplerini en güzel şekilde buluyor, hepsi büyük tutkulara yazılmış. Belirli bir şeylere yazılmış o kadar çok şey var ki, tabii insanın beklentisini yüksek tutması kaçınılmaz. 

Bazı filmler ya da şiirler ya da hikayeler çıtayı öylesine yükseltiyor ki, insan karşısına çıkan ilk potansiyel sevgilide devreleri yakıyor. Onunla sonu mutluluğa açılan tekne turları, yapılacaklar listesi, göndermeler, hediyeler. Sonrası ise daha büyük hüsran, zaman hiç acımadan çaresizce ilişkiyi kendine yedirip gösteremediğiniz sabrın birer tutsağı haline getiriyor iki tarafı da. Sonra düşünüyorsunuz, belki de başka türlü bir sevgi yoktur? 

Yani belki de tüm sevgiler zamanın birer parçası halini alıp, ilk günlerdeki parlaklığını yitirmek zorundadır. Belki de bir başkasını sonsuza kadar sevebilecek bir yüzyılın insanları değilizdir.

Kabul etmek gerek.