
GERÇEK
YOLCULUK GERİYE DÖNÜŞTÜR
Toplumun
yarısının kendini iyi hissetmek için diğer yarısını aşağıladığı bir dünya
düşünülebilir mi?
Urras mı yoksa Anares mi?
Kitap boyunca akıl kurcalayan esas soru bu idi. Kitap
iki farklı sistemi, sembolik kavramlar üzerinden ele alarak işlemiş ve bunu
öylesine iyi yerine getirmiştir ki, içinde bulunduğumuz sisteme sıkışıp
kaldığımız bir kez daha gün yüzüne çıkmaktadır. Uras’lı bir anarşistin isyanı,
en içimizde yer almış ve onun da yaptığı gibi, kendimiz gibi düşünen insanları
alıp Annares’e göç ettikten sonra, dikta rejiminden çektiğimiz şu günlerde
hiçbir otoritenin olmadığı uydu gezegende yaşama isteği uyandırmıştır. Bu
isteğin ütopikliği tartışılamaz kaldı ki eseri ütopik olarak
değerlendirmemeliyiz, çünkü yazar her iki tarafından insan doğasından
kaynaklanan olumsuz yanlarını da ele alarak, gerçekten de bunun var
olabiliceğine inandırıyor. Fakat Ursula Le Guin’in de altmetinde verdiği gibi,
tüm bunlar için illa ki devlete, paraya ve mülkiyete gerek yoktur. Yazarın
oluşturmak istediği bir başka figür de, insanı düşünme yetisinden uzaklaştıran,
kendi kaderlerini tayin edememe konusunda bir kalıp sunmuş olan davranış,
başkalarının onun adına kararlar vermesidir. Yani otorite insanlar için temel
bir engel teşkil etmektedir ve biz bu düşünceyi, yazarın salt perdesini
aralamaya çalıştığımızda fark edebiliriz. İnsanlar böylece bireysel
özgürlüklerinden uzaklaşarak, farkında olmadan topluluğun devamını ve
iletişimini sağlayan kurumları merkezileştirirler. Ve bu sistematik düzen de
bizi otoritenin gerekliliğine yöneltir.
Kitabın en yoğun olarak anafikrini aşıladığı kısa bir
bölüm var. Anarşist bir gezegenden gelen baş karakter Shevek, bir ev ziyareti
sırasında küçük çocuğun kendisine turşu tabağı uzatması ve teşekkür etmemesinin
üzerine aralarında kısa bir diyalog geçiyor. Küçük çocuk, beklediği teşekkürü
alamayınca yadırgıyor ve anarşist yapılanmanın gereği olaraktan şu cümle
geçiyor; ‘’ Onları benimle paylaştığını
sanıyordum. hediye olarak mı verdin? benim ülkemde yalnızca hediyeler için
teşekkür edilir. diğer nesneleri herhangi bir şey söyleme gereği duymadan
paylaşırız. turşuyu geri ister misin?’’ Sahiplik duygusunu çok basit
olaylara yükleyip bunu çok genç yaşta edinebiliyoruz. Şöyle ki anarşizmin baz
alındığı anarres’te bir bebek, diğer akranı ile yaptığı münakaşada ‘güneş benim’ der, "hayır senin değil" der bakıcı kadın
"sahip olamazsın sadece
kullanabilirsin." Bu noktada yazarın çelişkili bir biçimde mülkiyete
eğilim kurduğunu çıkarabiliriz ya da mülkiyette öz davranışı hiçe sayarak, bir
bebek, aitlik duygusuna sahipse bu duyguyu tüm insanlar için, ‘sahiplenme
içgüdüseldir’ yargısına dönüştürebilir miyiz?
Olay örgüsü çok deneysel ve gerçeklikten uzak olmasına
rağmen simgelerle tamamen realist perspektife bağlanmıştır. Anarres ve Urras'ın
betimlemesi ele alınırken yıllar önce aynı gezegende yaşayan tek bir toplum
olduğuna değinilerek alınmıştır. Şöyle ki sömürüye, yaşamımızın getirisi
sınıfsallaşmaya, ezilen kısma, mülkiyet bilincinin verdiği sorumluluğa tepki
gösterenler, Odo'yu baz alarak ayaklanmış ve isyanın sonucunda Urras'dan
Anarres'e göç etmişler ve Odo'nun devrimci fikirlerinde bambaşka bir hayat
kurmuşlardır. Bu dünya düzeninde mülkiyet, para gibi kavramlar yer almamış,
bunun yerine tüm kaynaklar ortak kullanılmış. Herhangi bir otoriter simge, bir
hükümet, bir devlet ya da bir bayrak bile asla kendine yer bulamamış. Yapılması
gereken işler, İşBöl adlı bir bilgisayar tarafından dağıtılıyor ve bu işlerin
yönetimi sendikalara bırakılıyor. Gezegende doğadan kaynaklı olumsuzluklar da
yaşanıyor, çöller ve kuraklıklar gibi ama ilginç kısmı, herkes sistemin devamı
ve Anarres için bunun üstesinden gelmeye çalışıyorlar. Oysa Urras'ta ise insancıl
bir iklim, ormanlar ve bol kaynaklar bulunuyor, diğer gezegenin tam aksine.
Fakat burada öylesine bir otoriter sistem mevcut ki, yaşanılan sıkıntılar ve
olumsuzluklar baskı ile kontrol altına alınıyor.
Farklı bir konuya değinmek gerekirse, feminist yazar Ursula
K. Leguin’in, kadın bakış açısıyla ‘mülkiyet’ sorununa geniş perspektifler
sunar. Kitapta anlatılan devrimi başlatan Odo bir kadındır. Urras’ta kadınlara
görevler ve özellikler tanınmıştır. Diğer insanların dayatması ile biçimlenen
bu özelliklerin dışına çıkan kadın, “kadın” faktörünün de dışına çıkmış
sayılmaktadır. Shevek’e Anarres’te karşılaştığı kadınları ele alırken, ‘’Matematiği beceremiyorlar, kafaları soyut
düşünceye çalışmıyor, uyamıyorlar. Nasıl olduğunu biliyorsunuz, kadınların
düşünmek dedikleri şey rahimle yapılır! Tabii, her zaman birkaç aykırı örnek
görülebilir, vajinaları körelmiş, suratsız, zeki kadınlar.’’ Urras’taki
kadın figürü yaşadığı toplumun çok dışında olduğundan yadırgar ve meraklanır.
Bu merakını gidermek için de Urras’ta tanıştığı bir kadın olan Vea’ya ’’Toplumunuzdaki her şey erkekler tarafından
yapılıyor sanki. Endüstri, sanat, yönetim, hükümet, kararlar. Bütün yaşamınız
boyunca da babanızın ve kocanızın adını taşıyorsunuz. Erkekler okula
gidiyorlar, siz gitmiyorsunuz; hepsi öğretmen, yargıç, polis, hükümet üyesi
oluyorlar, değil mi? Neden her şeyi denetlemelerine izin veriyorsunuz? Neden
istediğinizi yapmıyorsunuz?’’ diyerekten dile getirir.
Bahsettiğim gibi, kitabı bir ütopya olarak ele alınması
doğru gelmiyor fakat tüm özette anlatmak istediği gibi, devrim fikri esas
olarak hiç gerçekleşmeyecek ama aynı zamanda da hiçbir şekilde bitmeyecek olan
bir fikirdir. Sistemler ve yaşayış biçimleri her zaman olarak farklılık
gösteren oluşumlardır ve benliğimiz için esas olan, aynı derede bir daha
yıkanmayacağımızdır. Bu bağlamda devrim olan biten bir şey değil, sürekli olan
değişen ve sürekli bir etkin halde olan kavramlardır. “Devrim her yerde, her şeydedir. Sınırsızdır. En son devrim, en son
sayı yoktur. Devrim yasası toplumsal yasa değil, çok daha büyük bir yasadır.” Cümlesi
ile tüm bu iki evreni açıklayabiliriz. Devrimi yapamayız ama devrim olmak için
hayatımızın her alanında mücadele verebiliriz ancak.