2 Haziran 2012 Cumartesi

Ben yapmadım, Miki yaptı.

Merhaba güzel film afişi, günümü şenlendirdin. Geç otur şöyle. 

Ne zaman bir şey yazmaya kalksam durum hep yollara, gitmeye, insana dayanıyor. Ben aslında böyle bir insan değilim. Dış dünyasında sürekli çay içen, sıkıldığı yerden kalkıp giden, 2012 yılında hala kutuda film biriktiren biriyim. Aslında bunları anlatmayacaktım. 

Seneler önce, bahçesi büyük olan balkonlu bir binanın ilk katında yaşıyorduk. O kadar çok ev değiştirdik ki, şimdi dönüp baktığımda neyin nerede olduğunu hatırlamıyorum bile. Eğer sürekli ev değiştiriyorsanız, sabit anılarınız yok demek. Taşınmadan önce, daha çok filmlerden esinlenip, parkelerin altına küçük notlar bırakmayı düşünürdüm, kısacık kendimi tanıtan bir not. Çünkü taşındığımız evde daha önce kimin yaşadığını deli gibi merak eder dururdum. Hep sanki not yazdığım insanı bulup, onunla yaşayacakmışım gibi gelirdi. Sonra tekrar taşındık. Yeni bir evi satın aldık. Düşünebiliyor musunuz, satın aldık ya. Üstelik bizden önce kimse yaşamamış burada, sıfır. Hala düşündükçe üzülüyorum. Karşı bahçedeki evde birileri taşınıyor şu sıra, gizlice gidip onların evine notlar bırakacağım. 

Aslında başka bir şey anlatacaktım ama konu saptı yahu.

23 Mayıs 2012 Çarşamba

super mario.



Tam şu anda çocukluğuma dair bir pişmanlık yaşıyorum.
Değer miydi ya tüm bunlara?
..

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Pardon, bakar mısınız?


Çok mutlu olmak istiyorum. Ama böyle delirmiş gibi. 
Mutluluktan ne yapacağımı şaşırayım. Gidip mutfağa puding kaplarını bir bir çiçek saksılarına boşaltayım, böyle kanepelerde uzun atlamalar yapayım, elbise dolabına koşup, kazağın üzerine askılılarımı giyeyim. Sonra 'gevreeek' diyen satıcının sesini duyup, balkona çıkayım. ' Gevrekçii. Abi sen en son kimle öpüştün?' diye seslendikten sonra içeri kaçayım hızlıca. Çorapların hepsinin parmak kısmını keseyim, parmaksız kalsınlar. Böyle efil efil. Deli divane çılgın olayım o derece mutluluk dolsun. İzdivaç programlarına canlı bağlanıp, ' Bakın asıl mesele, kozmik yapıdaki testosteronun anotermal baskısıyla, hipotalamusa yaptığı endoterm bir etkiden kaynaklı..' dedikten sonra takma dişleri olanları çok beğendiğimi söyleyip, telefonu kapatayım.

Sonra sırt çantamı da toparlayayım, içinde her renk göz kalemi olsun. Caddeye çıkıp başka şehirlere giden arabaların arkasından koşmaya çalışayım.

Hani böyle bir mutluluk olsun istiyorum.
Öylesine mutlu olayım.
Böyle yani, yani..
Kiraz çöplerinden
teker teker
birer mutluluk çıkartayım.
Öylesine.

26 Nisan 2012 Perşembe

Never Let me Go.



Öncelikle, son derece sakin bir film. Hani bazı sabahlara güneşle uyanırsınız da kahvaltı güzel gelir ya, o gibi. Eğer film hakkında bir bilginiz yoksa, olayları adlandırmaya çalışırken yoğun çaba harcıyorsunuz. Direkt olarak verilmiyor ama böylesi daha iyi. Senaryo ile uyumu da oldukça başarılıydı, sanki senarist ile ortak bir yanınız varmış gibi, olayları bildiğinizi varsayan bir özelliği var. Film bu sayede içine çekme konusunda gayet başarılı ve üstelik bildiğiniz şeyler size daha şaşırtıcı geliyor.

Uyarlama senaryolarda çok da nadir görülen bir durum aslında, duygu açısından doyurucu olmak. Ama bu filmde karakterlerin neler hissettiğini o kadar iyi anlıyorsunuz ki, kapıyı açıp yanlarına gidecekmişsiniz gibi. Final sahnesi özellikle, hiçbir şey için izlenmezse bile final sahnesi için rahatlıkla iki saat ayrılır. Bir de görüntüler. Zaten Carey Mulligan'ı barındıran bir film diğerlerine göre bir adım önde değil midir? O nasıl bir sevimlilik o nasıl bir tatlılık. Keira Knightley için çok da ayrı durumlar geçerli değil. Sonuç olarak; akıcı ve etkileyici bir film.

Vaktiniz varsa eğer gidin ve izleyin. İşiniz ne ki?

19 Nisan 2012 Perşembe

Kedimiz olsaydı, şimdi daha farklı olurdu.

Yazmam gereken çok şey var, başka türlüsü olmuyor.
Uyandığında gri bir gökyüzü, radyo açık.
Balkon kapısından hafiften soğuk geliyor, aylardan da Nisan.
Pencereyi açıyorum bazen.
Sen kadar nefes alıyorum.
Oda dağınık.
Sokaklardaki arabalardan hallice.
Sen kadar yürüyorum yine, uzaklık diz boyu, çok büyük dizlerin boyu.
Sen kadar konuştuğum günlerden biri.
Müzik çaların şarjı bitiyor habersiz, yarım kalan şarkılarla doluyor etraf.
Şarkılar da dağınık.
Uzak şehirlerin, uzak hayalleri oluyor ya hani,
Sen kadar inanıyorum.
Fark etmiyor, fark edilmiyor.
Anlatabildim mi?

11 Nisan 2012 Çarşamba

Az önce kolumu dolabın kapağına çarpmış olmamın bunlarla bir ilgisi yok.

Uzun yazmak aslında o kadar da hoş değil. Ama insan anlatmak istiyor, karşılaştığım her insana anlatmak istiyorum. ‘Küçükken gördüğüm buhar tutmuş her cama yazı yazmak isteği gibi..’ cümlesini hatırlatıyor tekrar. İnsan yazmak istiyor. Boş bir kağıt verildiği an gemiler yapmak, bunun için akarsular bulmak, uçaklar yapmak hatta. Kanatları orantısız ve balkonlar bulmak; çiçekleri gün ışığı ile beslemek için.

Hayatım boyunca hiç çiçek ya da hayvan besleyemedim. Ya fazla sudan yapraklarını döktüler ya da unutulup gittiler. Orta yolu bulamadım yani, bunun orta yolu mu olur, dedim. Sonra belki vardır dedim. Ama yok, olmadı. Bugüne kadar getirebildiğim hiçbir şey yok. Ne bir çiçek ne de büyüyüp kocaman olmuş bir hayvan. İnsanları bile yanımda zamanla doğru orantılı olarak taşıyamadım ki. Hep bu yüzden beyaz defter sayfaları besliyorum, şarkılar biriktiriyorum, kitaplıkta en eski romanları büyütüyorum. Sadece birbirimizi dinliyoruz.

İnsan yazmak istiyor dedim ya, hatırlamak da istiyor onun yanında. Kimbilir, belki de olup bitenlerin bir kısmını hatırladıkça yazıyor ve günün birinde zihnimizden atıveriyoruz. Öyle değil aslında, mesela boş parfüm kutuları var. Bazen leylak kokuyor bazen portakal. Beyaz kapaklı olanın kokusu mavi paltoyu hatırlatıyor, çok ucuza alıp ayıla bayıla giyilen.

Karşılaştığım her insana anlatmak istiyorum.

’ Buharlı bir cama yazı yazmaya benziyor. Özenle yazıyorsun, apaçık belli oluyor anlattıkların. Sonra silinip gidiyor.’